25 Şubat 2011 Cuma

SAVAŞLARI DEĞİŞTİREN 50 SİLAH (2) / OK ve YAY

    
     Ok ve yay Taş Devri'nden itibaren insanoğlunun kullandığı en eski silahlardan biridir. Bu silahın M.Ö. 16000'li yıllarda Afrika'da ortaya çıktığı düşünülmektedir. Avrupa kıtasındaki en eski kalıntılar ise Danimarka'da bulunan Holmegaard kalıntılarıdır ve M.Ö. 8000'li yıllara değin dayanır.


     Önceleri avcılık için kullanılan ok ve yayların zamanla insanlar arasındaki çatışmaların çözümü için de kullanılmaya başlandığını göz önünde bulundurduğumuzda, bu silahın kısa sürede yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Mesela; M.Ö. 2000'lere gelindiğinde ok ve yayın Mısır ordusundaki başlıca silah olduğunu görmekteyiz. Daha ziyade basit bir teknikle yapılan ve menzili düşük olan bu yaylar zamanla birkaç farklı maddenin birleşimiyle kuvvetlendirilip, "kompozit" (bileşik - karma) yaylar ortaya çıkarılmıştır. Ortaçağ ve sonrasında etkin biçimde kullanılan kompozit yaylara en fazla benzeyen, bir anlamda onların prototipi niteliğindeki yayların ilk kez M.Ö. 1800'lerde Asur'lular tarafından geliştirildiği biliniyor. Asurluların ağaç - boynuz ve deri kullanarak yaptıkları yaylar o dönem için bir hayli etkili olmuştur.



Basit Uzun Yaylara Verilebilecek En İyi Örneklerden Biri: Mısır Uzun Yayı ve Mısır Okçusu (M.Ö. 2055 - M.Ö. 1650)





Asur Yayının Günümüzdeki Bir Örneği ve Asur Okçusunu Tasvir Eden Bazı İllustrasyonlar...

(Asur ordusunun asıl birimi okçulardı. Bu askerler dönemine göre gelişmiş bir kompozit yay ve kılıçla donanmışlardı. Hafif zırh giyerlerdi. Okçuları düşmanlardan korumak için genellikle yanlarında kalkan taşıyan bir asker bulunurdu. Okçular kalkan taşıyan bu kişilerin arkasında siper alarak ok atarlardı.)













     Basit yaylar esnek ve sağlam bir ağaç çubuğunun şekillendirilmesiyle oluşturulan, yapımı çok fazla emek ve zaman istemeyen yaylardı. Ortaçağ'da kullanılan uzun yaylar bunlara en güzel örnektir. Neredeyse bir insan boyundaki bu yaylar 1 m. uzunluğundaki okları 300 m. kadar uzağa fırlatabiliyordu. Özellikle İngiliz uzun yayları (Longbow) savaş tarihinde derin izler bırakmıştır. Hastings, Agincourt, Crecy, Poitiers gibi savaşlarda muharebelerdeki etkinliği birinci derecede olmuştur.



İngiliz Uzun Yayı (Longbow) ve İngiliz Uzun Yayını Kullanan Okçuları Tasvir Eden İllustrasyonlar...

(Uzun yayın [Longbow] kullanılması 14. ve 15. yüzyıllarda İngiliz ordularının kazandığı başarıların anahtarı olmuştur. Bu dönemden önce uzun yayın İngiltere'de etkin biçimde kullanıldığını söyleyebilmek güçtür. Norman ve Angevin krallarının ordularında okçu birimleri olsa da, bunların ne sayısı ne de yapısı yeterli düzeyde değildi.

Uzun yayın İngiltere ordularında kullanılmasının kökeni belli değildir. 1150'li yıllarda Galler civarlarından alındığı düşünülmektedir ve ilk kez 1252 tarihli Silah Kararnamesi'nde ulusal silah olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber uzun yay göze girişini I. Edward'a [1239 - 1307] borçludur. Bu dönemden itibaren uzun yay İngiliz savaş taktiklerinin önemli bir parçası haline gelmeye başlamıştır.)










     Uzun yayın aksine, atlı unsurlarda da rahatça kullanılabilen kısa yaylar bilhassa Asya'da mükemmelleştirilmiştir. Kısa yayın etkinliğinin arttırılması amacıyla geliştirilmiş yapım teknikleri kompozit yayları ortaya çıkarmıştır. Ağaç - boynuz (kemik) - sinir ve tutkaldan gibi 4 temel unsurdan oluşan kompozit yayların yapımı hem ustalık hem de uzun bir süreç istemekteydi. Ustalık + emek + zaman birleşimiyle meydana getirilen bu yaylar da tıpkı basit uzun yaylar gibi dünya tarihinin şekillenmesinde önemli etki sahibidir. Sami kökenli bir Asyalı toplum olan Hyksosların Mısır'ı fethetmelerinde, Romalıların Parth Krallığı'nı alamamalarında, Haçlı seferlerinin başarısız olmasında ve Cengiz Han'ın ordularının bu silahı iyi kullanan hemen her topluma yenilmelerinde kompozit yayların etkisi büyüktür. 


     Daha önce de belirttiğimiz gibi, kompozit yayların yapımında emek - süreç ve yetenek unsurları çok önemlidir. Kompozit yayı yapacak kişi öncelikle seçtiği ağaç damarını ağacın öz suyu yardımıyla gerileceği yönün tersine doğru büker. Yayın arka tarafı at veya boğa boynundan alınma ve hayvan ya da balığın yapışkanımsı maddesine bulanmış ince sinirle kaplanır. Bu işlemin akabinde yay biçim alması için kalıba yatırılır. Yayın bel kısmına boynuzun tirizleri yapıştırıldıktan sonra ise bir mevsim bekletilen yay ortasından bükülmesi için gerginleştirilir. Bu zor bir işlemdir; zira bazı yaylar tam bir daire şekline getirilir. Bunun sonucunda kısa yay, uzun okun fırlatılması için uygun bükülgenliğe sahip olur.  


     Kökeni Orta Asya'ya uzanan kısa kompozit yaylar, at ve at arabaları gibi mobilize unsurlar üzerinde de kolaylıkla kullanılabildiği için bu coğrafyanın göçebe kavimlerinin en temel silahı olmuştur. İskitler, Hunlar, Moğollar, Anadolu Türkleri ve diğer Asyalı toplumlar Çin'den, kuzeybatı Avrupa'ya kadar düşman piyade ve süvarisini kompozit yaylarının etkinliğiyle yenmeyi başarmışlardır.



Savaş Tarihi'nde İz Bırakmış Bazı Yaylar ve Bunlarla İlgili İllustrasyonlar...


Japon Yayı - Yumi ve Japon Okçuları Tasvir Eden Bazı İllustrasyonlar

(M.S. 800'lü yıllara değin tek parça ağaçtan yapılan Yumi, önce bambu ile birleştirilmiş, sonra da deri ile de lamine edilerek kompozit bir hal almıştır. Yumi yaklaşık 2 ila 2,5 metre arasında değişen ebatıyla uzun bir yaydır. Ancak aerodinamik yapısı sayesinde at üzerinde de kullanılabilmektedir.)












Roma - Bizans Yayı ve Bu Yayı Kullanan Okçuları Tasvir Eden Bazı İllustrasyonlar

(Roma ordusunda okçuluğa çok fazla önem verilmemekle birlikte, Roma'nın doğudaki devamı niteliğinde olan Bizans'lılar okçuluğa Batı Roma'dan daha fazla önem vermişler, hatta talimnamelerinde okçu birimlerinin nasıl savaşacaklarını bile yazmışlardır. Buna göre; saf tutmuş olan okçuların ilk iki safı düşman süvarisinin atlarının ayaklarına doğru nişan alırken, arkadaki saflar oklarını yukarıdan düşmanın üzerine yağacak şekilde dik açıyla nişan almaktaydılar. Düşman süvariler kalkanlarıyla hem kendilerini hem de atlarını koruyamayacakları için bu tür bir atış tekniğinin düşmana daha fazla zarar vereceği öngörülüyordu. Düşman piyadesini hedef alırken de yine doğrudan hedef almamaları isteniyordu; zira piyadeler kalkanlarıyla kendilerini koruyabiliyorlardı.) 










Kore Yayı - Gungdo ve Bu Yayı Kullanan Okçuları Tasvir Eden Bir İllustrasyon

(Kore yayı, yapı olarak boyu ve biçimiyle diğer Asya yayları içinde Osmanlı yayına en fazla benzeyen yaydır. Ayrıca Kore kültüründe çok önemli bir yere sahiptir. Kurucu krallardan Go Jumong'un efsanevi bir okçu olduğu, bir ok ile havadaki beş sineği yakalayabildiği Kore kültürünün önemli bir efsanesidir. Toplumsal olarak bu denli öneme haiz olan Kore yayı bu toplumun Çin ve diğer düşman toplumlar ile olan savaşlarda kullandıkları en etkili silah olmuştur.)





(Kore Donanmasının Efsanevi Amirali Yi'nin Japon İstilası Sırasında Ölümünü Anlatan Bu İllustrasyonda Kore Ordusunun Ana Unsurları Olan Okçular Da Tasvir Edilmektedir.)





     İskit'lerin batıya doğru yaptıkları akınlarla tanıttığı atlı okçuluk bilhassa Hun'ların Avrupa'ya yayılmasıyla bu kıtada iyice tanınmıştır. Yapılış özelliklerinden dolayı daha aerodinamik bir yapıda olan kısa kompozit yaylar at binicileri için kolay bir kullanım sağlıyordu. Batıdaki basit uzun yaylar kısa yaylardan fazla bir manevra alanına ihtiyaç duyar ve krişleri ancak yüze kadar çekilebilirken Asya'nın kısa kompozit yayları dar bir manevra alanında kullanılabildiğinden dolayı hem at üzerinde rahatça atış yapılabiliyor hem de krişleri kulağa kadar çekilebiliyordu.


     Üzengi icat edildikten sonra at kullanımının kolaylaşması aynı paralelde okçuların da işini rahatlatmıştır. Çünkü üzengisiz ata binmek başlı başına bir maharet istemektedir. Binicinin atı ustaca kullanması, at üzerinde istediği yöne doğru rahat hareket edebilmesi, atın üzerinde etkin biçimde atış yapabilmesi üzengi sayesinde mükemmelleştirilebilmiştir. Zira okçu piyadeler ok atarken krişi tutan ellerini sabitte bırakabiliyorken atlı okçular aynı anda atı idare ettiğinden krişi tutan elleri sabit kalmaz. Dolayısıyla üzengi bu dezavantajı ortadan kaldırmıştır.



İskit Yayı ve İskit Okçusu

(İskit'ler de okçuluktaki yetenekleriyle ün salmış bir toplumdur. Çocuk, kadın, erkek demeden her İskit bireyine okçuluk talimi yaptırılmıştır. Ayrıca okçuluk teknolojisinde de çağdaşlarına göre daha iyi yerdeydiler. Bazı İskit kurganlarında bulunan zırh parçaları ve temrenler İskit zırhlı okçularının yapısı hakkında bize dönemsel bilgiler sunmaktadır. Pantolon ve çizme giymeleri [ki o dönemde Akdeniz toplumları ve Çin'liler halen entari giymekteydi] ile üzengiyi kullanmaları atların toplumsal hayatta önemli yer tuttuğunu göstermektedir.)














Pers Yayı ve Pers Okçusu

( Tarihçi Heredot, Pers'lerin sadece üç şeye önem verdiğini belirtmektedir: Yay kullanmak, ata binmek ve doğruyu söylemek... Pers'lerde okçuluğun ve atlı okçuluğun çok önemli öğeler olduğunu Heredot gibi daha nice tarihi kaynak bize teyit etmektedir. Öyle ki, okçulukta yeteneklerin zirvesine ulaşamak için 20 senelik bir eğitim sürecinden geçilmesi gerektiğine inanılıyor ve usta bir okçunun düşmanı kulağından vurabilmesi gerektiği düşünülüyordu.

Diğer taraftan, Antik dönem Pers ordusunda 10000 kişilik okçu birimleri olduğu, bunların savaşta kilit rol oynadıkları biliniyor. Sparabara denen okçu piyadeler bir kalkancı tarafından korunarak yanaşık düzende ok atarlardı. Atlı okçular ise Pers kültürüne muhtemelen Asur'lar kanalıyla yerleşmiştir. Atlı okçuların savaşlarda ana görevleri düşmanı kuşatmak ve bu kuşatma sırasında üzerlerine her yerden ok yağdırarak onları zor durumda bırakmaktı.)










     Etkin bir atlı okçu sınıfına sahip olan toplumlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, bunun semeresini almışlardır. Özellikle Türkler ve Moğollar savaş alanlarında mobilize atlı okçu birimleri sayesinde insiyatifi ellerinde tutmayı başarmışlardır. Batıda yaya okçular M.S. 11. yüzyılda bile öncelikle piyadelerin hareketini kolaylaştırmak ve kuvvetlendirmek amacıyla savaş alanında saf tutarlarken onlardan 700 yıl önce Hun'lar atlı okçularını birincil güç olarak kullanıp, düzenli orduları savaş alanlarında mağlup edebiliyorlardı. Keza daha sonra diğer Türk devletleri, Araplar ve Moğollar okçu birliklerinin etkinlikleri sayesinde önemli zaferler kazandılar.


     Arap okçuları için yay en ölümcül silahtı. Ayrı bir birim olarak örgütlenen okçular etkili menzilleri 100 metre kadar olan oklarını ustaca kullanırlardı. Bilhassa kısa menzildeki cesaretleri efsaneviydi: Bazı belgelerde, Araplarla savaşan düşmanların üzerlerine isabet eden oklar nedeniyle kirpiye döndüğü rivayet edilmektedir. Okçular odun ya da bambudan yapılmış ve metal uçlu (çoğunun temrenine zehir sürülmüş) 30 ila 50 arasında ok taşırlardı.



Arap Yayı ve Arap Okçularını Tasvir Eden İllustrasyonlar








Develi Arap Okçuları (7. Yüzyıl Civarları)...

    






     Atlı okçuluk söz konusu olduğunda son 1000 yılda öne çıkan üç önemli ekolden söz edebiliriz: Bunlar Macar, Moğol ve Türk - Osmanlı atlı okçularıdır.

     Hun'ların M.S. 4. - 6. yüzyıllar arası Avrupa'ya yayılması özellikle Orta Avrupa'da yaşayan - yaşamaya başlayan göçebe toplumlar arasında atlı okçuluk üzerine etkiler bıraktı. Özellikle Macarlar okçuluk ve atlı okçuluk anlamında bir hayli tecrübe kazandılar. Köken olarak göçebe yaşam biçimini benimseyen Macar insanı, Orta Asya bozkırlarının göçebe toplumlarıyla benzer askeri taktikleri uyguluyordu. Tüm Macar askerler iyi bir savaşçı, tüm savaşçılar da iyi bir süvariydi. Hafif zırh kullanan bu savaşçıların en tipik silahı kompozit yaylardı. Bu yaylar at sırtında rahatça kullanılabilecek kadar kısa ve bir zırhı delebilecek kadar güçlüydü.

     Macarların Lechfeld'de Germen'lere yenildikten sonra toplum olarak Hıristiyanlığı benimseyip, yerleşik düzene geçmeye başlaması okçuluğa verdikleri önemi azaltmadı. Daha uzun yıllar boyunca Macar ordusunun temel birimi okçular ve atlı okçular oldu. Bugün bile Macaristan'da hemen her şehirde en az iki tane okçuluk kulübünün olması bu milletin okçuluğa verdiği ehemniyeti açık bir biçimde göstermektedir.



Macar Yayı ve Macar Okçularını Tasvir Eden İllustrasyonlar











     Okçuluğun ve atlı okçuluğun toplumsal yaşama nüfuz etmiş diğer önemli bir toplumu da Moğollar'dır. Hem hafif hem de ağır zırhlı Moğol süvarisi 350 metre menzile çıkabilen kompozit yaylar kullanılırlardı. Bu yaylar Moğol ordusunun en etkili silahıydı; zira o dönemde batı toplumlarının kullandığı standart bir yay 35 kg. çekişe sahipken Moğol yayının çekiş gücü 80 kg. civarındadır. Bu da batı yaylarının 200 m. civarı bir menzile sahipken, Moğol yaylarının menzilinin 350 m. civarlarına çıkmasına olanak tanımıştır. 


     Moğolların atış stili de batılı toplumlardan farklıydı. Tıpkı Türk toplumlarının kullandığı gibi başparmak üzerinde yüzüğe benzeyen, yay kirişinin oku normalinden çok daha fazla hızlı ve isabetli fırlatmasına yarayan bir aparat (zihgir) kullanıyorlardı. Batı tipi okçulukta ise kiriş işaret parmağıyla çekiliyordu. Zihgirin kullanımı ile hem el yorulmuyor hem de daha seri atış yapılabiliyordu.


     Moğollar genellikle sol taraflarında asılı iki yay taşırlardı; bunlardan biri kısa, diğer uzun menzilliydi. Ayrıca çeşitli tipte oklar kullanıyorlardı. Kısa menzil için ağır, uzun menzil için hafif oklar; işaret vermek için havada ıslık sesine benzer sesler çıkaran oklar, yangın çıkarmak için ateşli oklar; ve zırh delebilmesi için uçları ısıtıldıktan sonra tuza yatırılmış üç tüylü okları vardı. Neredeyse yürümeye başlamadan önce atlara bindirildikleri için at konusunda da uzmandılar. Seferlere katılırken her askerin beş tane ata sahip olmak zorunda kalması atın Moğol toplumsal yaşamındaki yerini net biçimde göstermektedir.



Moğol Yayı ve Moğol Okçularını Tasvir Eden İllustrasyonlar



















     Türk okçuluğu ise temeli M.Ö. 1000'li yıllara dayanan bir ekoldür. İskit'lerle başlayan dönüşüm Hun'lar ve diğer Orta Asya Türk toplumları ile devam etmiş, nihayetinde Selçuklu ve Osmanlılar ile günümüze değin taşınmıştır. İslam öncesi dönemde özellikle Hun'ların okçulukta çok ileriye gittiğini görmekteyiz. Dünya savaş tarihinde Hun'ların belirli bir düzen içerisinde atlarıyla hızla hareket ederek düşmanlarını ok yağmuruna tutup, netice alan ilk organize atlı okçu birlikleri olduğu bilinmektedir. Kemik uçlu okları ve kompozit yayları ile 60 m. mesafeden hedeflerine çok etkili atışlar yapabiliyorlardı. Yaylarının menzili ise kullananın ustalığına göre 200 m.ye çıkabiliyordu ki, bu menzil o dönem için üst düzeydedir.


     İslamiyetin kabulünden sonra da Türk okçularının hasletlerinden birşey kaybetmediğini görüyoruz. İslam dininin de okçuluğa büyük önem atfetmesi, sırf okçuluğu öven hadislerin bulunması Türk okçuları için manevi bir güç oluşturmuştur. Tabii ki, okçuluğun bu denli ileri olmasında kullanılan yayın ve atlı okçular için de atın önemi çok büyüktür. Türk yayı, yapımı 3 seneye uzanan, meşakkat ve maharet isteyen bir sürecin ürünüdür. Yayın hedefe bakan dış kısmı gerilime ahşaptan daha dayanıklı olan tendonla, yayın atıcıya bakan iç kısmı da sıkışmaya ahşaptan daha dayanıklı olarak cevap veren boynuzla kaplanır. Dıştaki tendon, ortadaki ahşap kısım ve içteki boynuz kısmı hayvansal kaynaklı bir tür tutkalla birleştirilir. Bu işlem sırasında ahşap kısım, boynuz, tendon ve tutkal birleşip, beraber esneyecek ve sıkışacak hale gelir. Böylelikle basit ahşap yaylardan farklı olarak Türk yayı uç bükümlü ve kurulu değilken dış bükümlü halde bulunabilir. Dış büküm sayesinde ön gerilim sağlanarak enerji birikimi arttırılabilirken uç büküm sayesinde de ani çekiş kuvveti için sarfedilecek fazla enerjinin önüne geçilir. Böylelikle her Türk yayının ortalama 60-65 kg. çekiş gücüne ulaşması sağlanabilmektedir.



Türk Kompozit (Bileşik - Karma) Yayı



 

     Türk okçuluğu için diğer önemli bir unsur kullanılan atların yapısıdır. Diğer pek çok toplumun aksine Türk atlıları kısa boylu atları tercih ediyorlardı. Bu atlar uzun boylu atlardan farklı olarak, tempolu yürüyüp geç yoruluyorlardı. Uzun mesafelerde ise diğer atlara fark atabilecek yapıdaydılar. Bireylerin atlarla olan ilişkisi henüz çocuk yaşlarda başladığından her Türk süvarisi atını iyi tanıyan, usta binicilerdi. Gem, yular gibi aparatlar kullanmadan, atlarını sadece bacakları vasıtasıyla idare edebiliyorlardı. Böylelikle atı yönlendirmek için kullanacakları bir elleri boşta kalıyor ve bu elleriyle yaylarını rahatça kullanabiliyorlardı. Atlarına karşı sahip oldukları bu hakimiyet ile Türk okçuları etkili vurkaçlar ve sahte ricatlar yapabilmekteydiler. Başta Malazgirt Meydan Muharebesi olmak üzere pek çok savaşta Türk atlı okçuları hasımlarını yenilgiye uğratan unsur olmuşlardır. Üstelik hasımlarının yine aynı yöntemlerle kendilerine karşılık vermeye çalışmalarına rağmen...


     Türk okçuluğu ve yay yapımı en mükkemel dönemini Osmanlılarla yaşadı. Takriben 15. ve 16. yüzyıllar arasında dönemin savaş teknolojileri baz alınarak yapılan Osmanlı yayları ve okları, kullanan için üst düzey bir manevra yetisi sağlayarak en az ağırlığa ve en kısa uzunluğa (90 cm. civarlarına) sahip olacak şekilde geliştirildi. Bu dönemde yapılan yayların fırlattığı ok menzili, batılı çağdaşlarının menzillerinden daha fazlaydı. Örneğin; 1790'lı yıllarda İngiltere'de Osmanlı konsolosluğu yapan Mahmud Efendi'nin bir davet esnasında menzil atışı olarak bilinen ve oku en uzağa fırlatmayı amaçlayan bir atış türünde 3 atış yapmasından sonra attığı oku 440 m. civarındaki bir mesafeye göndermesi oradaki izleyicileri hayrete sokmuştur. Çünkü o döneme değin meşhur İngiliz uzun yayı (Longbow) ile yapılan en iyi atış 300 m.ler civarındadır. İşin daha ilginci, Mahmud Efendi'nin atışı yapmadan önce yanındakilere kendisinin antrenmansız ve yayın da timarsız olduğunu samimiyetle söylemesidir. Mahmud Efendi'nin bir amatör olduğunu ayrıca zikretmekte fayda vardır. Zira aynı yıllarda yapılan Osmanlı menzil atışlarında profesyonel kemankeşler (profesyonel okçular) 800 m.lere rahatlıkla ulaşabiliyorlardı. 



Türk Okçularını Tasvir Eden İllustrasyonlar

Atlı Hun Okçusu (6. Yüzyıl)






Atının Üzerinde Arkasına Dönüp Atış Yapan Bir Türk Okçusu (8. Yüzyıl)






Bozkırda Karşı Karşıya Gelmiş Selçuklu ve Kuman Okçuları (13. Yüzyıl)





Yeniçeri Okçusu (15. - 16. Yüzyıl)





     Okçulukta en az yay kadar önemli diğer bir unsur da atılan ok ve onun yapısıdır. Genellikle üç bölümden oluşan standart bir okta uçtaki sivri bölüme "temren", orta bölüme "sap", sapın arka kısmında kalan tüy ya da kanatçıklara ise "yelek" denmektedir. İlk oklarda temrenler sivri uçlu taş veya kemiklerden oluşurken metalürjinin ilerlemesiyle etkili metal temrenler yapılmaya başlandı.


     Temrenleri kullanım alanlarına göre şöyle sınıflandırabiliriz:

A) Kemik Temren: Yapılan ilk etkin temrenlerdir. Kemikten teşekkül edildiği için zırh delmede başarısızdır. Fakat yapımı ucuz olduğundan Ortaçağ Avrupa'sında bile kullanılmıştır.

B) Bakır Temren: Kemikten daha etkili fakat demir temrenlerden daha etkisizdir. Demirden daha hafif olduğu için zırhsız uzak hedefleri vurmakta kullanılmıştır.

C) Demir Temren: Zırh delmekte çok etkilidir ancak pahalı olması ve ağırlığından ötürü uzun mesafelerde etkisizleşmesi nedeniyle kısa mesafeler içi tercih edilmiştir. İyi bir yayla atıldığında kalkanları bile delebilmektedir.

D) Kancalı Temren: Bu tip temrenler temrenin sivri taraflarına aksi yönde çıkıntılar eklenerek şekillendirilmişlerdir. Geriye doğru şekillendirilen çıkıntılar bir kanca halini alarak vücuda girdiğinde dışarı çıkarılmasını engelliyordu. Çıkarmak için zorlandığında açtığı yaranın etkisi de büyüyordu.

E) Çavuş Oku: Öldürme amacından ziyade çıkardığı seslerle nereye yönelineceğini gösteren ve düşmanın moral - motivasyonunu bozan temrenlerdir. Kemik ya da hafif metalden yapılır, üzerine hava akımının içinden geçeceği delikler açılırdı. Böylelikle ok fırlatıldıktan sonra havada içinden geçen hava akımı okun tiz bir sesle, ıslık sesi çıkarır gibi hareket etmesini sağlardı. Osmanlılarda kıdemli askerlere (çavuşlara) verildiği için "Çavuş Oku" dendiği rivayet edilir.

F) Alevli Temren: Delme amaçlı yapılmaz, hafif malzeme kullanılarak yanıcı maddelerle sarılırdı. Yangın çıkarmak ve karanlıkta istikamet vermek için kullanıbiliniyordu.

G) Zehirli Temren: Temrenin ucuna içinde zehir tutan hazneler eklenerek yapılandırılıyordu. Düşman için en ölümcül temrenlerden biridir.

H) Yumuşak Temren: Kauçuk benzeri yumuşak maddelerden yapıldığı için savaşta değil oyun ya da eğitimlerde kullanılırdı. Vurulan hedeflere zarar vermezdi.    


     Ateşli silahların icadıyla önemi ve kullanımı azalmaya başlayan okçuluğun zamanla spor amacıyla yapılır hale geldiğini görmekteyiz. Bugün ise okçuluk olimpik bir spordur ve sadece özel ilgiye mahsusen uğraşılmaktadır. Okçulukla kadim bağları bulunan toplumlar, kurdukları okçuluk kulüpleri vasıtasıyla bu geleneği halen yaşatmaktadırlar.



YARARLANILAN KAYNAKLAR:

* Christon I. Archer - John R. Ferris vd., Dünya Savaş Tarihi, (Çev.) Cem Demirkan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2006.

* C.W.C Oman‚ Ok Balta ve Mancınık: Ortaçağ´da Savaş Sanatı 378 - 1515‚ (Çev.) İsmail Yavuz Alogan, Kitap Yayınevi‚ İstanbul‚ 2002.

* Murat Özveri, "Türk Geleneksel Okçuluğu Bölüm: 1" ve "Türk Geleneksel Okçuluğu Bölüm: 2", (Çev.) Mert Topçubaşı, 15 Şubat 2011.




* Osprey Publishing (Muhtelif Kitaplar).


* William Weir, 50 Weapons That Changed Warfare, New Page Books, 2005.

2 Şubat 2011 Çarşamba

BİR RESİM, BİR İSİM (3)

İspanyol Armadası'nın Bozguna Uğraması 1588  - Philip Loutherbourg



28 Ocak 2011 Cuma

YERMÜK [YARMUK] SAVAŞI (M.S. 636)

    
     Hz. Muhammed döneminde İslam dininin hızla yayılmasıyla birlikte müslümanlar bu dini farklı coğrafyalara taşıyabilmek için planlı bir fetih siyaseti güttüler. Farklı kabile ve aşiretlerin birleşmesiyle oluşan İslam orduları Arap Yarımadası dışına çıkarak Bizans İmparatorluğu sınırlarındaki Suriye'ye kadar ilerlediler. Aynı dönemde Bizans ve Pers İmparatorluklarının uzun dönemli bir savaştan çıkmış olmaları bu iki devletin önemli ölçüde güç kaybetmelerini de beraberinde getiriyordu. Ayrıca Bizans İmparatorluğu içindeki mezhep kavgaları kendi açılarından diğer önemli bir handikaptı.


Yermük Savaşı Öncesinde Dönemin Coğrafi Yapısı...




     Böyle bir ortamda müslümanlar Suriye üzerine saldırı başlattılar. Suriye içlerindeki yerel halkın da desteğiyle Suriye topraklarının bir bölümü ele geçirildi ve Şam civarındaki Roma garnizonları kuşatıldı. Olayları haber alan Bizanslılar müslümanların saldırılarını bertaraf etmek amacıyla Antakya'da büyük bir ordu toplayarak Şam üzerine sefer hazırlıklarını tamamladılar. Müslümanların büyük bir Bizans gücünün Şam üzerine yürümekte olduğunu haber alması çok uzun sürmedi. Başlangıçta Amr Bin As, Ebu Süfyan, Ebu Ubeyde Bin Cerrah ve Şurabbil Bin Hasane Suriye'nin fethi için müstakil kuvvetler biçiminde görevlendirilmişti. Bizans kuvvetlerinin 200 000 kişilik bir güce ulaştığı görülünce Halid Bin Velid de Suriye'deki İslam ordularına katılması için emir aldı.


     Bölgeye intikal eden Halid Bin Velid, İslam ordularının dört ayrı birim olarak savaşmasının getireceği dezavantajları sezince diğer komutanlar ile görüşerek ordunun gücünün dağıtılmaması gerektiğini, düşmanın sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olması nedeniyle İslam ordularının yek vücud bir biçimde savaşmasının daha münasip düşeceğini belirtti. Halid Bin Velid'in askeri öngörü ve yeteneklerini gayet iyi bilen diğer komutanlar onun planlaması dahilinde cenk etme konusunda fikir birliğine vardılar.



İslam Ordularının Arap Yarımadası Dışına Çıkarak Suriye Önlerine Kadar Gelmeleri...







     Halid Bin Velid savaşta avantajlı bir pozisyon sağlayabilmek için ordusuna Şam'dan çekilmelerini ve Golan tepheleri civarındaki Yermük Nehri boyunca mevzi almalarını emretti. Ayrıca dağınık biçimde bulunan diğer Arap birliklerine Yermük'te toplanmalarını işaret etti. Halid Bin Velid'in emrindeki askerlerle beraber İslam ordularının sayısı 40 000'i geçiyordu.


     İslam ordularının belkemiğini Bedeviler oluşturmaktaydı. Bedeviler at ve deve üzerinde seyahat eden mobilize kimselerdi. Ordunun süvari kesmi özellikle atlı okçu sınıfındaki askerlerdi. Bizans süvarileri gibi ağır zırhlı ve mızraklı askerlere benzememekle birlikte, onlardan çok daha hareketliydiler. Piyade sınıfı düşman ordusunun saflarını bozabildiği takdirde etkinlikleri artmaktaydı. Aşiret lidelerinin emri altında küçük gruplar halinde savaşmaları en önemli özellikleriydi. Binekli oldukları kadar yaya olarak da savaşabilmekteydiler ve Avrupalı atlı süvarilerin aksine yaya olarak savaşmaktan gocunmuyorlardı.


     Müslümanlar çöllerdeki bazı lojistik sıkıntılardan ötürü genelde 5000 - 12 000 askeri barındıran güçteki ordularla muharebe ederken Yermük'te Bizans ordularının devasa boyutu karşısında bazı kalıpların aşılması gerekiyordu. Bu sefer ordu 40 000 civarındaki bir mevcutla Suriye önlerinde toplanılmıştı ve askerlere et-süt sağlayan sürülerle ilgilenmek, yaralılara bakmak ve hatta kimi zamanlarda muharebelere katılmak için kadınlar ve çocuklar da orduya eşlik ediyordu.



İslam Ordularının Savaş Unsurları...










     Bizans ordusu ise eski Roma tipi örgütlenmelerden farklı bir yapılanma içerisine girmişti. Ordu artık paralı askerlerden ve nüfuzlu kimselerden ziyade ekseriyetle eğitimli piyade ve süvarilerden meydana geliyordu. 300 veya 400 kişiden oluşan bir ana birim bir kont tarafından idare edilmekteydi. Piyadeler genellikle hafif zırhlı okçulardan mürekkepti. Süvariler ise metal miğfer ile birlikte zırhlı elbiseler giyer, kılıç taşırlardı. Hem yey hem de mızrak kullanırlardı. Büyük müfrezeler halinde manevra yapabilme kabiliyetine de sahiptiler.


     Buna ilaveten Bizans ordusu thema denilen birimlere ayrılmıştı. Themalardaki asker sayısı 2000 ila 18 000 arasında değişiyordu. Her bir themanın komutanına strategus denirdi. Themalara ek olarak tagmata adı verilen bir dizi birlik de bulunuyordu. Themalar imparatorluğun sınır bölgelerini koruyacak bir savunma gücü olarak düşünülürken, çoğunlukla süvarilerden oluşan tagmatalar ise saldırı düzenleyebilecek ya da gerektiğinde themaları destekleyebilecek bir güç olarak kabul edildi. Ayrıca hem themalarda hem de tagmatalarda müfettişler, levazım subayları, keşifçiler ve doktorlar yer alırdı.


     Bizans ordularının bir başka önemli özelliği de güçlü idari yapılarıydı. Ordunun eğitimini ve ordu içerisindeki yapılanmayı düzenleyen çok sayıda talimname bulunuyordu. Günümüze kadar ulaşan bu talimnameler savaşlarda her ihtimale karşı uygulanabilecek ayrıntılı talimatları barındırıyordu. Bilhassa Arap gayrınizami birliklerine karşı geliştirilen esnek taktikler bu talimatnameler içerisinde önemli yer tutmaktaydı.



Bizans Ordularının Savaş Unsurları...

(Soldan sağa; zırhlı süvari - asilzade kumandan - zırhlı piyade)





Gassani (Hıristiyan Arap) Askerleri

(Gassaniler Suriye civarlarında hüküm sürmüş, Yemen kökenli bir Hıristiyan Arap hanedanlığıydı. Bizans'a bağlıydılar ve savaşlarda onlara asker yardımında bulunurlardı.)





     Sasani ve Berberi Savaşçılar

(Bizans ordusu içerisinde Sasani ve Berberi askerler de mevcuttu. İllustrasyonda Sasani okçu süvarisi ile Berberi piyadesi görülmekte.)





     Suriye üzerine sefere çıkan Bizans ordusu Theodorus Trithyrius tarafından yönetilmekteydi. Bizans ordusu birbirinden göreli olarak bağımsız savaşan büyük üniteler şeklinde konuşlandırılmışken, Arap ordusu da benzer bir yapıya sahip olmakla birlikte her birimin başında bulunan komutan doğrudan Halid Bin Velid'in emir komutası altındaydı. Halid Bin Velid o güne değin pek görülmemiş biçimde ordusunu her biri 1000'er kişiden oluşan 38 bölüğe ayırdı ve merkezde 18, sağ ile son cenahlarda ise 10'ar bölük bıraktı. Merkez bölüğü Ebu Ubeyde Bin Cerrah, sağ kanadı Amr Bin As ve Şurahbil Bin Hasane, sol kanadı da Ebu Süfyan idare ediyordu.


     Arap atlıları intikal halinde olan Bizanslıları Golan Tepeleri'ne gelinceye kadar yol üzerinde sıkça taciz ettiler. Golan dağlık ve derin vadilerin bulunduğu, süvari harekatına fazla uygun olmayan bir coğrafyaydı. Bu nedenle ana Arap birimleri Yermuk Nehri'nin güney kıyıları boyunca mevzilenmeyi tercih ettiler. Bizanslılar ise nehrin kuzey kıyılarında mevzi aldılar ve bu iki ordu haftalarca mevzilerinde beklediler.



     Milattan sonra 636 yılının Ağustos ayına gelindiğinde İslam ordusu piyadeleri Bizans mevzilerine karşı saldırılarını sıklaştırdılar. Daha ziyade baskın tarzında gelişen bu saldırılarda amaç Bizanslıları provake ederek İslam ordularının üzerine çekmekti. Böylelikle İslam ordusu askerlerini kovalamaya çalışacak olan Bizanslılar daha önceden belirlenen yerlerde pusuya düşüreleceklerdi.


     Ufak çaplı olarak devam eden çatışmalar 16 Ağustos 636 günü Bizans ordusu askerlerinin İslam ordularının isteyeceği türden bir saldırı düzenlemesiyle ivme kazandı. İslam ordularını şafak sökmeden yakalamak isteyen Bizanslıların saldırısı Halid Bin Velid'in önceden nöbette tuttuğu gözcüler tarafından haber edildi. Geçen süreçte İslam ordularını sağ kanadı büyük darbe aldı ve hatta bozulmaya başladı. Fakat ordu içerisindeki kadın ve çocukların bile taş ve sapanlarla karşı koymasının askerleri cesaretlendirmesi ve Halid Bin Velid'in süvarilerle sağ kanada yardıma gelmesiyle Bizans saldırısı püskürtüldü.



İslam Orduları İçerisindeki Kadın ve Çocukların Bizans Kuvvetlerine Direnmesini Anlatan Bir İllustrasyon...





     Fiilen 15 Ağustos'ta başlayan savaş 19 Ağustos'a değin tarafların başarısız akınlarıyla sürdü. Sayıca üstün haldeki Bizanslılar karşılıklı çarpışmalar sonucunda İslam ordularının kaybettiği askerleri göz önünde bulundurarak bir barış görüşmesi önerdiler. Orduda savaşan insan sayısı giderek azalan müslümanların bu öneriyi kabul edeceklerini düşünüyorlardı. Ancak bu hareket bir anlamda Bizans ordusunun da savaşmaya gönüllü olmadığını da gösteriyordu. Askeri anlamda olduğu kadar siyasi anlamda da oldukça yetenekli bir komutan olan Halid Bin Velid bu niyeti anlayarak süvarilerini büyük bir saldırı başlatmak amacıyla topladı. Buna göre; İslam ordusu süvari birimleri Bizans süvarilerinin üzerine taarruz edecek, onları etkisiz hale getirdikten sonra destekten yoksun hale gelen Bizans piyadelerine karşı İslam ordusu piyadeleri ile bir kuşatma harekatı düzenleneyecekti.



Yermük Savaşı Savaş Alanı...

2. Gün

(Mavi renkle gösterilen kuvvetler İslam ordularını, kırmızı renkle gösterilen kuvvetler ise Bizans ordularını temsil etmektedir.)






4. Gün








6. Gün







     Halid Bin Velid bu düşüncesini 19 Ağustos gece yarısında uygulamaya karar verdi. Müslüman süvariler önce Bizans sol kanadına taarruz başlattı. İslam ordularının taarruzu sonucu Bizans sol kanadı dağılmaya başladı. Bu saldırıyı başlatırken Bizans ağır süvarisinin de yardıma geleceğini tahmin eden Halid Bin Velid, kendi süvarilerinin çabukluğunu kullanarak Bizans süvarisini önde karşıladı ve geri püskürttü. Bu esnada İslam orduları piyade unsurları mevzi aldıkları tepelerden akın akın inerek Bizans ordularını şaşkına çevirdiler. Aynı anlarda güneyden esmeye başlayan şiddetli rüzgarın oluşturduğu kum fırtınası Bizans atlılarının direncini kırmada yararlı oldu. Merkezden ve kanatlardan üst üste darbe yiyen Bizans askerleri kuşatıldılar ve geri çekilmeye başladı. Bir kısmı atlı ve develi Müslümanlar tarafından etkisiz hale getirilirken bir kısmı da bölgenin derin vadilerinin içinde kayboldu. Bizans başkumandanı Theodorus Trithyrius da savaş alanında ölenler arasındaydı.


     İslam ordularının zaferi sonucunda Bizans orduları teslim oldular. Halid Bin Velid muzaffer bir komutan olarak Şam'a girdi. Bu savaş Müslüman Arapların yerleşik imparatorluklara ve krallıklara karşı kazandığı  ilk büyük zaferdir. Bizanslıları devre dışında bırakan Araplar önce bölgenin zayıf durumdaki diğer devleti Sasanileri Kadısiye'de mağlup ederek İran'ın fethini kolaylaştırdılar. Akabinde başka bir İslam ordusu Mısır'a doğru ilerleyerek Berberi'leri İslamiyet ile tanıştırdı. Böylelikle Mısır'daki İslam etkisi hızla yayıldı. Kuzey Afrika'da başlayan etki ve fütuhat ise İslam dininin İspanya üzerinden Avrupa topraklarıyla tanışmasının önünü açacaktı. 



Yermük Savaş Alanı: Günümüzdeki Görünüm...







    









YARARLANILAN KAYNAKLAR:


* Christon I. Archer - John R. Ferris vd., Dünya Savaş Tarihi, (Çev.) Cem Demirkan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2006, (s. 117 - 129)

* David Nicolle, Yarmuk 636 AD: The Muslim Conquest of Syria, Osprey Publishing, 1994.

* David Nicolle - Angus McBride, Romano / Byzantine Armies 4th - 9th Centuries, Osprey Publishing, 1992.

* David Nicolle - Angus McBride, The Armies of Islam 7th - 11th Centuries, Osprey Publishing, 1995.

* William Weir, Dünyayı Değiştiren 50 Savaş, (Çev.) Emine Demirtaş - Mehmet Usta, Etkileşim Yayınları, 2009, (s. 167 - 171)



  

16 Ocak 2011 Pazar

SAVAŞLARI DEĞİŞTİREN 50 SİLAH / KILIÇ

    

     En kısa şekliyle "savunmak ya da saldırmak amacıyla kullanılan araç" olarak tanımlanan silah olgusu tarih boyunca insanoğlunun yaşamını şekillendiren en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bazıları insanoğlunun gündelik yaşamına müspet etki sağlaması amacıyla icat edilmişken (Ör: Mızrağı icat eden kişinin muhtemelen bu aleti besin kaynağı olan hayvanları avlamak veya vahşi hayvanlardan korunmak için kullanması, yine baltayı icat eden kişinin bunu rutin gündelik işlerinde fayda sağlayacağını düşünerek yapması vb.) bazıları da daha fazla insanın zarar görmemesi için "caydırıcı" bir işlev görmesi fikriyle ortaya çıkmıştır.

     Zaman geçtikçe yapıları değişen, etkileri artan silahların tarihsel perspektifte toplumlar ve dolayısıyla da savaşlar üzerinde sağladığı dönüşüm bu konumuzun esası olacak. Konuya adını veren başlığı William Weir'in "50 Weapons That Changed Warfare (New Page Books, 2005)" adlı kitabından aldık ve bilgileri büyük ölçekte bu kitabı referans alarak paylaşacağız.

     İlk konumuz "KILIÇ"lar...

     NOT: Farklı bölgelere ait kılıçlar hakkındaki bilgiler internetten derlenmiştir.


KILIÇ

     Kılıç birçok kültürde çok önemli bir yere sahiptir. Japon-Batı-İslam-Hint ve Afrika medeniyetlerinde kılıcın sembolik değeri yüksektir. Örneğin; Afrika'da krallık sembolü olmuşken Rönesans döneminde Avrupa'da centilmenlik alameti olarak görülmüştür. Zaten bu mahiyetinden ötürü Sanayi Çağı'na değin aşırı pahalı bir silah olarak kalmıştır. Sadece önemli insanlar ve erken zamanlarda yönetici konumundaki kişiler kılıç sahibi olabiliyordu. Tunç Çağı'nda değerli bir maden olarak tunç kullanıldı. Demir Çağı'nda ise kılıcın daha etkili bir silah olabilmesi için işlenmiş demire çelik katılıyordu. Ancak bu uzun bir zaman aldı; zira demiri çelikle harmanlamak ustalık gerekiyordu. Avrupalı ve Hint'li demir ustaları "Model Kaynaklama" yöntemini kullandılar. Bu işlemi katı çeliğin ve yumuşak demirin burmalarını birbirine örerek yaptılar. Aynı zamanda yeteri sertlikte kenarı olan bir bıçak ağzı yapmak ve kılıcın sert bir darbe sırasında kırılmaması amacıyla, yeteri esneklikte olması için kaynak işlemini uyguladılar. Japon demirci ustaları kılıca bu özelliğini verebilmek için demiri odun kömüründe ısıtarak düzleşmesi için dövdüler.  Akabinde katlayıp tekrar kaynatma işlemine tâbi tuttular. Demirci ustaları bahsettiğimiz işlemi kılıç çeliğin 4 000 000 katmanını içerene değin yaptılar. Daha sonra kılıcın ucunu ve kenarını kılıcın diğer kısımlarından daha fazla sert hale getirebilmek için eşsiz bir su verme işlemine giriştiler.



Geçmişte Kullanılan Bazı Kılıç - Kama - Pala ve Hançer Çeşitleri


Gladius - Roma

(Romalıların kullandığı, kısa [60-70 cm. uzunluğunda, 1-1,5 kg ağırlığında] ve iki ağızlı bir kılıçtır. Gladyatörler bu kılıcı kullandıklarından ötürü "Gladyatör" adını almışlardır. Yakın dövüş için çok ideal dizaynı vardır. Uzun kılıçlara göre kullanımı kolay, kısa bir manevra alanı gerektiren, hasma karşı delici ve kesici yaralar açabilen bir kılıçtır.)



Flemberge - Alman

(Cermen kökenli, iki elle kullanılan, uzun [1,80 m. civarı] bir kılıçtır.)




Katana - Japon

(Japon samuraylarıyla özdeşleşen, genellikle çift elle kullanılan, kesmeye ve saplamaya yarayabilen, yapılışında farklı tekniklerin uygulandığı, 60-73 cm. uzunluğundaki eğri bir kılıçtır. Birçok uzmana göre dünyada kullanılan en iyi kılıçtır.

Katanalar bir tek ustanın elinden çıkmazlardı. Kabzaları, kınları, kılıcın kendisi ve bileme işlemleri ayrı ayrı ustaların uzun zaman süren çalışmaların ürünü olarak şekillenmekteydi. Katanalar tek tarafı keskin biçimde yapılmakta [Bir dönem "Muramasa" adında, iki tarafı keskin katanalar yapılsa da, usta kullanıcılar için bile tehlikeli olduğundan kullanımı pek benimsenmemiştir.] ve kullanan için statü bildirmekteydi. Katana kullanıcısı, katanaya sahip olduğunda bunu onurlandırıcı telakki etmekteydi.)






     İnsanlar kılıca çok para ödemeyi göze alabiliyorlardı; çünkü kılıcın bire bir kavgada kullanılan silahlar arasında eşi yoktu. Kılıç hançerden daha uzundu ama manevra yapabilme kabiliyetine göre mızraktan daha kısaydı. Kılıcın kesme, darbeyi bertaraf etme ve saplama özelliği vardı.

     İlk kılıçlar uzun, ince tunç kesicilerdi. Düz, iki kenarlı, dar uçlu bir kesici ağız vardı ve bu kılıçlar saplamaya çok uygundu. Bu Erken Tunç Çağı kesicileriGirit'ten İrlanda'ya kadar her yerde bulunuyordu.

     Kılıç, Miken uygarlığındaki asil sınıf için önemli bir silahtı. Ancak Klasik Çağ'daki Yunanlılara göre kılıç "son şans" olarak görülen bir silahtı. Onlara göre kılıç, mızrak kırıldığında ve mızrağın hedefine ulaşmasının mümkün olmadığı zamanlarda kullanılırdı. Bununlar birlikte Romalılar kılıcı silah donanımlarının ana parçası haline getirmişlerdi. Lejyoner mızrağını düşmana atıyordu ama asker aynı zamanda sağ tarafında taşıdığı kısa bir kılıç olan, Romalıların "Gladius" adını verdikleri kılıca da güveniyordu.



Seyf (Sabre) - Arap

(Eski Arabistan'da kılıçlar düz ve iki ağızlı olsa da, Arap yarımadasında zamanla eğimli ve ağzı küt - çentikli kılıçlar da üretilmiştir.)




Kan Dao ve Jian - Çin

(Çin kılıçlarından "Dao"lar görünüş itibarıyla palaya benzerler. Sapından ucuna doğru genişleyen yapıları ve tek elle kullanılabilir olmaları kullanıcısı için özellikle kesiciliği açısından fazlaca yarar sağlamaktadır. Jian ise tek elle kullanılan, uzunluğu 45 ila 80 cm. arasında değişen, ucu saplama - kesme amacıyla kullanılan bir kılıç şeklidir. Bu nedenle ucu bir anda sivrilmeyip, hafif bir eğimle sonlanmaktadır. İki elle kullanılabilir büyüklükte olanlarının boyu 160 cm. ye ulaşabilmektedir. Ayrıca kabzalarına rakibi şaşırtmak ve bileğe bağlanıp kontrolü arttırabilmek için farklı renklerde püsküller de takılabilmektedir. Aşağıda önce "Dao"yu, sonra da Jian'ı görmektesiniz.)









Claymore - İskoç

(Claymore İskoç kökenli bir kılıçtır.. 33 cm’lik kabzası ve 2,5 kg’lık ağırlığı ile oldukça büyük bir kılıçtır. Ağır olması, iki tarafınında keskin olması kullanan kişinin de, rakibinin de zırh giymesini neredeyse mecbur kılar. Dikeydir. Keskin bir açıyla sonlanan ucu vardır. Balçağı uzun bir demirden oluşur. Bu yüzden baş aşağı tutulduğunda haçı andırır. Tek elle kullanımı oldukça zordur. Ama gerektiğinde tek elle kullanılacak biçimde hazırlanmış olanları da (bastard sword) bulunmaktadır. Ağır olması yüzünden bu kılıçla yapılan dövüşler diğerlerine nazaran uzun olabilmektedir.)



     Yunan ve Roma ordularının başarısı bütün Avrupa'da yakın mesafeden savaşmayı yaygınlaştırdı. Yakın mesafeden savaş arabacıların ve daha sonra Asya steplerindeki atlı okçuların hareket halindeyken ok atmalarından oldukça farklıydı. Zamanla Romalıların "Barbar" adını verdikleri Frank'lardan, Got'lar, Kelt'ler ve Töton şövalyelerine kadar tüm toplumlar kılıçla savaşmayı öncelik haline getirmeye başladı.

     Kılıç yayla savaşan Hun süvarileri için de önemli bir silah haline geldi. Hunlar savaşa başlarken ilk önce oku kullanırlardı. Düşman kuvvetleri zayıf ve demoralize bir hale gelmeye başlayınca kılıç okun yerine geçerdi. Hun'lardan sonra diğer Türk toplumları da kılıç kullanmayı benimsemeye başladı. Bu özellikleri Haçlılar ile savaşmaya başladıklarında kendilerine büyük avantaj sağladı. Ağır zırh giyinmiş Haçlı askerleri için oklar pek sorun olmasa da, kılıca karşı muharebe etmek büyük problem oluyordu.



Şemşir - İran

("Şem" kuyruk veya pençe, "Şir" ise aslan demektir. Dolayısıyla bu kılıcın ismi aslan kuyruğu ya da aslan pençesi anlamına gelir. Kabzadan ağıza eğri bir kılıçtır. Ağzının düz veya eğri olmasından ve bu eğriliğin derecesinden bağımsız olarak, orta veya uzun ağızlı ve bir balçağa sahip tüm kesici silahlar için "şemşir" sözcüğü kullanılmıştır. Eğri kabzalı bir kılıç at üstünde düz bir kılıçtan çok daha etkili olarak kullanılabilir; bu nedenle, zaman içerisinde eğri ağızlı kılıçlar birincil süvari silahı olarak düz namlulu ve iki ağızlı kılıçların yerine geçmiştir. Bu değişim, İran’da özellikle XIII. yüzyıldaki Moğol istilasının ardından belirginlik kazanmıştır.)





Schiavona - Venedik / Hırvat

(Rönesans döneminde Dalmaçya ve İtalya civarlarında popüler olmaya başlamış bir kılıç çeşididir. Sepet biçiminde şekillendirilmiş kabzasıyla ünlenmiştir. Standart bir Schiavona yaklaşık olarak 1 metre boyu ve 1 kg. ağırlığa sahiptir. Özellikle 17 yüzyıl Venedik ağır süvarileri bu kılıcı kullanmayı tercih etmiştir.)








Keris / Kris - Güneydoğu Asya

(Keris veya diğer adıyla Kris, Güneydoğu Asya kökenli bir kılıçtır. Endonezya, Maleyza, Singapur, Tayland, Brunei ve Filipinler gibi ülkelerde kullanımı yaygındır. Bilinilirliği milattan önce 3. yüzyıla değin götürülmektedir. Dalgalı yapısı ile estetik bir görünümü vardır. Estetik yapısının verdiği kullanım kolaylığı ve deliciliği Keris'in en mühim özelliklerindendir.)





     Piyade tüfek ve süngü kullanmasına rağmen 18. yüzyılın ortasında halen kılıç taşıyordu. Piyadeler tüfek ve kargıyı kullanmaya başladığı zaman Batı Avrupa süvarisi ata binilirken kullanılan kargının yerine piştovu kullanmaya başladı. Ama halen kılıç da kullanmaya devam ediyorlardı. 30 Yıl Savaşları'nın kahraman İsveç'li önderi Gustavus Adolphus, süvari birliklerinin piştovu minimum oranda kullanmalarını istemiş ve onun yerine düşmana kılıçla saldırmalarını desteklemiştir.



Rapier - İspanya

(16. Yüzyıl civarlarında İspanya'da kullanılmaya başlamıştır. O dönemde kılıç alanında yeni bir devri açtığı söylenebilir. Zira o döneme değin kullanımda olan ve kesici özellikleriyle ön plana çıkan büyük kılıçlar zırhların gelişmesiyle birlikte etkinliğini kaybetmeye başlamıştı. Ayrıca boyları ve ağırlıklarının kullanıcıları için bazı kullanım zorluklarını da beraberinde getirmesi Avrupa'da daha hafif, kullanımı kolay ve kesicilikten ziyade deliciği ve esnekliğiyle fark edecek bir kılıcın tezahürüne yol açtı. Yaklaşık 1 kg. ağırlığa ve 1 metre uzunluğa sahip bu kılıç 16. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa'da çabucak benimsendi. İnceliği, uçlarının sivriliği ve esneklikleri sayesinde ağır zırhlar üzerinde en ufak açıklardan bile içeri girip, hedeflerine zarar verebildikleri için diğer kılıçlar arasındaki müstesna yerini almıştır.)







Kukri - Nepal / Hindistan

(Köken olarak Nepal orijinli olsa da, Hindistan'ın milli simgelerinden biridir. Boyları 26 - 45 cm., ağırlıkları ise 450 - 900 gr. arasında değişmektedir. Bu yönleriyle kılıçtan ziyade "pala" kapsamına girerler. Ghurka efsanelerine göre kınından çıktığında kan akıtılması gerektiği ön görüldüğünden görüntüsü kadar anlamı da insanlar için korkutucu hale gelmiştir.)




Yatağan - Türk

(16. yüzyılda yaygınlaşan bir Türk kılıcıdır. Denizli'nin Yatağan köyünde yapıldığından ötürü, kılıcın da buranın ismiyle anıldığı düşünülmektedir. Bir rivayet ise, kuşağa sıkıştırılan yatağanın, yan durmasından ötürü bu ismi aldığıdır. Yatağanın en önemli özelliği sadece tek tarafının keskin olması ve aman diyen, teslim olan düşmana ve hayvanata yaşama şansı vermesidir.

Yatağan, pek çok doğu kılıcı gibi kavislidir, ancak (geleneksel kılıçların aksine) keskin ağzı içe gelecek biçimde, ters kavislidir. Çarpışma anında yüksek strese maruz kalan yatağanların ağızları çelikten, sırtları ise esneklik kazanması için demirden yapılırdı. Sapındaki kulaklar, bileği kavrayarak, içe doğru kavislenmesi nedeniyle savrulması zor olan yatağanın kullanımını kolaylaştırır. Bu kulaklar yüzünden, halk arasında "kulaklı" diye de bilinir. Genelde sapından sırtına doğru uzanan bir kemer, darbe anında kırılması muhtemel olan bu bölgeyi destekler. Yatağanların çoğu, sapında ve kabzasında işlemeler taşır. Kabzaya sedef kakma, inci ve değerli taşlarla süslemeler yapılır. Yanaklara ise ustanın adı, "Allah", "Muhammed", "Ali" gibi kakmalar yapılır, veya Kur'an'dan ayetler yazılırdı. Ancak kullanımının yaygınlaşmasıyla, siviller tarafından kullanılan oldukça basit yatağanlar da yapılmıştır.

Yatağan, görünüş itibariyle doğu esintileri taşısa da, kullanımı daha ziyade Romalıların "gladius"larına benzer. Zira, pala, şimşir gibi kılıçlar, darbe enerjisini bıçağa yayarak, kesme üzerine odaklanırken, düz kılıçlar daha çok enerjiyi kılıcın ucuna yakın odaklayarak, daha sert darbeler vurma eğilimindedir. Yatağanda ise, kılıcın ucu keskin kenar üzerine yatırılarak, uç kısımın açısı değiştirilmiş, kılıç daha çok baş-boyun bölgesine vurulması için geliştirilmiştir. Boyna inen sert bir darbe, bu bölgede zaten zayıf olan ortaçağ zırhlarından pek etkilenmeden hasmı öldürebilir. Avrupalılar bu kullanım tarzına istinaden, bir çift yatağana "kelle makası" demişlerdir.

Kısa bir kılıç olması dolayısıyla, hem sivil kullanımına uygun, hem de askerlerin yan silah olarak taşıyabileceği bir silahtı. Bir çok hançer ve kısa kılıca göre daha ölümcül olması da yatağana olan ilgiyi arttırdı. Yatağan, yeniçerilerin olduğu gibi, 18 ve 19. yüzyıllarda pek çok balkan ordusunun sembolüydü. Yeniçeriler, öncelikli kullandıkları tüfek ve kılıçların yanında, kuşaklarında birer yatağan da taşıyorlardı.

Siviller arasında da oldukça yaygın olan yatağan, Kullanımı hançerden daha zor olmasına ve ustalık gerektirmesine karşın, kulaklarının azameti ve şeklinin güzel olması dolayısıyla, oldukça popüler bir silahtı. Kavgalarda, açıkça üstün olan tarafın, zayıf olan tarafa yatağanın keskin ağzıyla değil de, sırtıyla müdahale etmesi bir görgü kuralıydı. [Wikipedia'nın "Yatağan" maddesinden gözden geçirilerek yapılmış bir alıntıdır.])






     Bugün kılıç yalnızca askeri birliklerde sembol olarak kullanılıyor. Bununla birlikte binlerce yıldır Roma öncesinden Amerikan İç Savaşı'na kadar kılıç savaştaki asıl silahtı. Kılıcı son kullananlar, kılıcı çok seven Japonlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon subayların kılıçlarıyla düşmana saldırdıklarına ve çok az bir kısmının tankların kenarına çıkabilip, hamle yaptığını gösteren belgeler mevcuttur.