28 Ocak 2011 Cuma

YERMÜK [YARMUK] SAVAŞI (M.S. 636)

    
     Hz. Muhammed döneminde İslam dininin hızla yayılmasıyla birlikte müslümanlar bu dini farklı coğrafyalara taşıyabilmek için planlı bir fetih siyaseti güttüler. Farklı kabile ve aşiretlerin birleşmesiyle oluşan İslam orduları Arap Yarımadası dışına çıkarak Bizans İmparatorluğu sınırlarındaki Suriye'ye kadar ilerlediler. Aynı dönemde Bizans ve Pers İmparatorluklarının uzun dönemli bir savaştan çıkmış olmaları bu iki devletin önemli ölçüde güç kaybetmelerini de beraberinde getiriyordu. Ayrıca Bizans İmparatorluğu içindeki mezhep kavgaları kendi açılarından diğer önemli bir handikaptı.


Yermük Savaşı Öncesinde Dönemin Coğrafi Yapısı...




     Böyle bir ortamda müslümanlar Suriye üzerine saldırı başlattılar. Suriye içlerindeki yerel halkın da desteğiyle Suriye topraklarının bir bölümü ele geçirildi ve Şam civarındaki Roma garnizonları kuşatıldı. Olayları haber alan Bizanslılar müslümanların saldırılarını bertaraf etmek amacıyla Antakya'da büyük bir ordu toplayarak Şam üzerine sefer hazırlıklarını tamamladılar. Müslümanların büyük bir Bizans gücünün Şam üzerine yürümekte olduğunu haber alması çok uzun sürmedi. Başlangıçta Amr Bin As, Ebu Süfyan, Ebu Ubeyde Bin Cerrah ve Şurabbil Bin Hasane Suriye'nin fethi için müstakil kuvvetler biçiminde görevlendirilmişti. Bizans kuvvetlerinin 200 000 kişilik bir güce ulaştığı görülünce Halid Bin Velid de Suriye'deki İslam ordularına katılması için emir aldı.


     Bölgeye intikal eden Halid Bin Velid, İslam ordularının dört ayrı birim olarak savaşmasının getireceği dezavantajları sezince diğer komutanlar ile görüşerek ordunun gücünün dağıtılmaması gerektiğini, düşmanın sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olması nedeniyle İslam ordularının yek vücud bir biçimde savaşmasının daha münasip düşeceğini belirtti. Halid Bin Velid'in askeri öngörü ve yeteneklerini gayet iyi bilen diğer komutanlar onun planlaması dahilinde cenk etme konusunda fikir birliğine vardılar.



İslam Ordularının Arap Yarımadası Dışına Çıkarak Suriye Önlerine Kadar Gelmeleri...







     Halid Bin Velid savaşta avantajlı bir pozisyon sağlayabilmek için ordusuna Şam'dan çekilmelerini ve Golan tepheleri civarındaki Yermük Nehri boyunca mevzi almalarını emretti. Ayrıca dağınık biçimde bulunan diğer Arap birliklerine Yermük'te toplanmalarını işaret etti. Halid Bin Velid'in emrindeki askerlerle beraber İslam ordularının sayısı 40 000'i geçiyordu.


     İslam ordularının belkemiğini Bedeviler oluşturmaktaydı. Bedeviler at ve deve üzerinde seyahat eden mobilize kimselerdi. Ordunun süvari kesmi özellikle atlı okçu sınıfındaki askerlerdi. Bizans süvarileri gibi ağır zırhlı ve mızraklı askerlere benzememekle birlikte, onlardan çok daha hareketliydiler. Piyade sınıfı düşman ordusunun saflarını bozabildiği takdirde etkinlikleri artmaktaydı. Aşiret lidelerinin emri altında küçük gruplar halinde savaşmaları en önemli özellikleriydi. Binekli oldukları kadar yaya olarak da savaşabilmekteydiler ve Avrupalı atlı süvarilerin aksine yaya olarak savaşmaktan gocunmuyorlardı.


     Müslümanlar çöllerdeki bazı lojistik sıkıntılardan ötürü genelde 5000 - 12 000 askeri barındıran güçteki ordularla muharebe ederken Yermük'te Bizans ordularının devasa boyutu karşısında bazı kalıpların aşılması gerekiyordu. Bu sefer ordu 40 000 civarındaki bir mevcutla Suriye önlerinde toplanılmıştı ve askerlere et-süt sağlayan sürülerle ilgilenmek, yaralılara bakmak ve hatta kimi zamanlarda muharebelere katılmak için kadınlar ve çocuklar da orduya eşlik ediyordu.



İslam Ordularının Savaş Unsurları...










     Bizans ordusu ise eski Roma tipi örgütlenmelerden farklı bir yapılanma içerisine girmişti. Ordu artık paralı askerlerden ve nüfuzlu kimselerden ziyade ekseriyetle eğitimli piyade ve süvarilerden meydana geliyordu. 300 veya 400 kişiden oluşan bir ana birim bir kont tarafından idare edilmekteydi. Piyadeler genellikle hafif zırhlı okçulardan mürekkepti. Süvariler ise metal miğfer ile birlikte zırhlı elbiseler giyer, kılıç taşırlardı. Hem yey hem de mızrak kullanırlardı. Büyük müfrezeler halinde manevra yapabilme kabiliyetine de sahiptiler.


     Buna ilaveten Bizans ordusu thema denilen birimlere ayrılmıştı. Themalardaki asker sayısı 2000 ila 18 000 arasında değişiyordu. Her bir themanın komutanına strategus denirdi. Themalara ek olarak tagmata adı verilen bir dizi birlik de bulunuyordu. Themalar imparatorluğun sınır bölgelerini koruyacak bir savunma gücü olarak düşünülürken, çoğunlukla süvarilerden oluşan tagmatalar ise saldırı düzenleyebilecek ya da gerektiğinde themaları destekleyebilecek bir güç olarak kabul edildi. Ayrıca hem themalarda hem de tagmatalarda müfettişler, levazım subayları, keşifçiler ve doktorlar yer alırdı.


     Bizans ordularının bir başka önemli özelliği de güçlü idari yapılarıydı. Ordunun eğitimini ve ordu içerisindeki yapılanmayı düzenleyen çok sayıda talimname bulunuyordu. Günümüze kadar ulaşan bu talimnameler savaşlarda her ihtimale karşı uygulanabilecek ayrıntılı talimatları barındırıyordu. Bilhassa Arap gayrınizami birliklerine karşı geliştirilen esnek taktikler bu talimatnameler içerisinde önemli yer tutmaktaydı.



Bizans Ordularının Savaş Unsurları...

(Soldan sağa; zırhlı süvari - asilzade kumandan - zırhlı piyade)





Gassani (Hıristiyan Arap) Askerleri

(Gassaniler Suriye civarlarında hüküm sürmüş, Yemen kökenli bir Hıristiyan Arap hanedanlığıydı. Bizans'a bağlıydılar ve savaşlarda onlara asker yardımında bulunurlardı.)





     Sasani ve Berberi Savaşçılar

(Bizans ordusu içerisinde Sasani ve Berberi askerler de mevcuttu. İllustrasyonda Sasani okçu süvarisi ile Berberi piyadesi görülmekte.)





     Suriye üzerine sefere çıkan Bizans ordusu Theodorus Trithyrius tarafından yönetilmekteydi. Bizans ordusu birbirinden göreli olarak bağımsız savaşan büyük üniteler şeklinde konuşlandırılmışken, Arap ordusu da benzer bir yapıya sahip olmakla birlikte her birimin başında bulunan komutan doğrudan Halid Bin Velid'in emir komutası altındaydı. Halid Bin Velid o güne değin pek görülmemiş biçimde ordusunu her biri 1000'er kişiden oluşan 38 bölüğe ayırdı ve merkezde 18, sağ ile son cenahlarda ise 10'ar bölük bıraktı. Merkez bölüğü Ebu Ubeyde Bin Cerrah, sağ kanadı Amr Bin As ve Şurahbil Bin Hasane, sol kanadı da Ebu Süfyan idare ediyordu.


     Arap atlıları intikal halinde olan Bizanslıları Golan Tepeleri'ne gelinceye kadar yol üzerinde sıkça taciz ettiler. Golan dağlık ve derin vadilerin bulunduğu, süvari harekatına fazla uygun olmayan bir coğrafyaydı. Bu nedenle ana Arap birimleri Yermuk Nehri'nin güney kıyıları boyunca mevzilenmeyi tercih ettiler. Bizanslılar ise nehrin kuzey kıyılarında mevzi aldılar ve bu iki ordu haftalarca mevzilerinde beklediler.



     Milattan sonra 636 yılının Ağustos ayına gelindiğinde İslam ordusu piyadeleri Bizans mevzilerine karşı saldırılarını sıklaştırdılar. Daha ziyade baskın tarzında gelişen bu saldırılarda amaç Bizanslıları provake ederek İslam ordularının üzerine çekmekti. Böylelikle İslam ordusu askerlerini kovalamaya çalışacak olan Bizanslılar daha önceden belirlenen yerlerde pusuya düşüreleceklerdi.


     Ufak çaplı olarak devam eden çatışmalar 16 Ağustos 636 günü Bizans ordusu askerlerinin İslam ordularının isteyeceği türden bir saldırı düzenlemesiyle ivme kazandı. İslam ordularını şafak sökmeden yakalamak isteyen Bizanslıların saldırısı Halid Bin Velid'in önceden nöbette tuttuğu gözcüler tarafından haber edildi. Geçen süreçte İslam ordularını sağ kanadı büyük darbe aldı ve hatta bozulmaya başladı. Fakat ordu içerisindeki kadın ve çocukların bile taş ve sapanlarla karşı koymasının askerleri cesaretlendirmesi ve Halid Bin Velid'in süvarilerle sağ kanada yardıma gelmesiyle Bizans saldırısı püskürtüldü.



İslam Orduları İçerisindeki Kadın ve Çocukların Bizans Kuvvetlerine Direnmesini Anlatan Bir İllustrasyon...





     Fiilen 15 Ağustos'ta başlayan savaş 19 Ağustos'a değin tarafların başarısız akınlarıyla sürdü. Sayıca üstün haldeki Bizanslılar karşılıklı çarpışmalar sonucunda İslam ordularının kaybettiği askerleri göz önünde bulundurarak bir barış görüşmesi önerdiler. Orduda savaşan insan sayısı giderek azalan müslümanların bu öneriyi kabul edeceklerini düşünüyorlardı. Ancak bu hareket bir anlamda Bizans ordusunun da savaşmaya gönüllü olmadığını da gösteriyordu. Askeri anlamda olduğu kadar siyasi anlamda da oldukça yetenekli bir komutan olan Halid Bin Velid bu niyeti anlayarak süvarilerini büyük bir saldırı başlatmak amacıyla topladı. Buna göre; İslam ordusu süvari birimleri Bizans süvarilerinin üzerine taarruz edecek, onları etkisiz hale getirdikten sonra destekten yoksun hale gelen Bizans piyadelerine karşı İslam ordusu piyadeleri ile bir kuşatma harekatı düzenleneyecekti.



Yermük Savaşı Savaş Alanı...

2. Gün

(Mavi renkle gösterilen kuvvetler İslam ordularını, kırmızı renkle gösterilen kuvvetler ise Bizans ordularını temsil etmektedir.)






4. Gün








6. Gün







     Halid Bin Velid bu düşüncesini 19 Ağustos gece yarısında uygulamaya karar verdi. Müslüman süvariler önce Bizans sol kanadına taarruz başlattı. İslam ordularının taarruzu sonucu Bizans sol kanadı dağılmaya başladı. Bu saldırıyı başlatırken Bizans ağır süvarisinin de yardıma geleceğini tahmin eden Halid Bin Velid, kendi süvarilerinin çabukluğunu kullanarak Bizans süvarisini önde karşıladı ve geri püskürttü. Bu esnada İslam orduları piyade unsurları mevzi aldıkları tepelerden akın akın inerek Bizans ordularını şaşkına çevirdiler. Aynı anlarda güneyden esmeye başlayan şiddetli rüzgarın oluşturduğu kum fırtınası Bizans atlılarının direncini kırmada yararlı oldu. Merkezden ve kanatlardan üst üste darbe yiyen Bizans askerleri kuşatıldılar ve geri çekilmeye başladı. Bir kısmı atlı ve develi Müslümanlar tarafından etkisiz hale getirilirken bir kısmı da bölgenin derin vadilerinin içinde kayboldu. Bizans başkumandanı Theodorus Trithyrius da savaş alanında ölenler arasındaydı.


     İslam ordularının zaferi sonucunda Bizans orduları teslim oldular. Halid Bin Velid muzaffer bir komutan olarak Şam'a girdi. Bu savaş Müslüman Arapların yerleşik imparatorluklara ve krallıklara karşı kazandığı  ilk büyük zaferdir. Bizanslıları devre dışında bırakan Araplar önce bölgenin zayıf durumdaki diğer devleti Sasanileri Kadısiye'de mağlup ederek İran'ın fethini kolaylaştırdılar. Akabinde başka bir İslam ordusu Mısır'a doğru ilerleyerek Berberi'leri İslamiyet ile tanıştırdı. Böylelikle Mısır'daki İslam etkisi hızla yayıldı. Kuzey Afrika'da başlayan etki ve fütuhat ise İslam dininin İspanya üzerinden Avrupa topraklarıyla tanışmasının önünü açacaktı. 



Yermük Savaş Alanı: Günümüzdeki Görünüm...







    









YARARLANILAN KAYNAKLAR:


* Christon I. Archer - John R. Ferris vd., Dünya Savaş Tarihi, (Çev.) Cem Demirkan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2006, (s. 117 - 129)

* David Nicolle, Yarmuk 636 AD: The Muslim Conquest of Syria, Osprey Publishing, 1994.

* David Nicolle - Angus McBride, Romano / Byzantine Armies 4th - 9th Centuries, Osprey Publishing, 1992.

* David Nicolle - Angus McBride, The Armies of Islam 7th - 11th Centuries, Osprey Publishing, 1995.

* William Weir, Dünyayı Değiştiren 50 Savaş, (Çev.) Emine Demirtaş - Mehmet Usta, Etkileşim Yayınları, 2009, (s. 167 - 171)



  

16 Ocak 2011 Pazar

SAVAŞLARI DEĞİŞTİREN 50 SİLAH / KILIÇ

    

     En kısa şekliyle "savunmak ya da saldırmak amacıyla kullanılan araç" olarak tanımlanan silah olgusu tarih boyunca insanoğlunun yaşamını şekillendiren en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bazıları insanoğlunun gündelik yaşamına müspet etki sağlaması amacıyla icat edilmişken (Ör: Mızrağı icat eden kişinin muhtemelen bu aleti besin kaynağı olan hayvanları avlamak veya vahşi hayvanlardan korunmak için kullanması, yine baltayı icat eden kişinin bunu rutin gündelik işlerinde fayda sağlayacağını düşünerek yapması vb.) bazıları da daha fazla insanın zarar görmemesi için "caydırıcı" bir işlev görmesi fikriyle ortaya çıkmıştır.

     Zaman geçtikçe yapıları değişen, etkileri artan silahların tarihsel perspektifte toplumlar ve dolayısıyla da savaşlar üzerinde sağladığı dönüşüm bu konumuzun esası olacak. Konuya adını veren başlığı William Weir'in "50 Weapons That Changed Warfare (New Page Books, 2005)" adlı kitabından aldık ve bilgileri büyük ölçekte bu kitabı referans alarak paylaşacağız.

     İlk konumuz "KILIÇ"lar...

     NOT: Farklı bölgelere ait kılıçlar hakkındaki bilgiler internetten derlenmiştir.


KILIÇ

     Kılıç birçok kültürde çok önemli bir yere sahiptir. Japon-Batı-İslam-Hint ve Afrika medeniyetlerinde kılıcın sembolik değeri yüksektir. Örneğin; Afrika'da krallık sembolü olmuşken Rönesans döneminde Avrupa'da centilmenlik alameti olarak görülmüştür. Zaten bu mahiyetinden ötürü Sanayi Çağı'na değin aşırı pahalı bir silah olarak kalmıştır. Sadece önemli insanlar ve erken zamanlarda yönetici konumundaki kişiler kılıç sahibi olabiliyordu. Tunç Çağı'nda değerli bir maden olarak tunç kullanıldı. Demir Çağı'nda ise kılıcın daha etkili bir silah olabilmesi için işlenmiş demire çelik katılıyordu. Ancak bu uzun bir zaman aldı; zira demiri çelikle harmanlamak ustalık gerekiyordu. Avrupalı ve Hint'li demir ustaları "Model Kaynaklama" yöntemini kullandılar. Bu işlemi katı çeliğin ve yumuşak demirin burmalarını birbirine örerek yaptılar. Aynı zamanda yeteri sertlikte kenarı olan bir bıçak ağzı yapmak ve kılıcın sert bir darbe sırasında kırılmaması amacıyla, yeteri esneklikte olması için kaynak işlemini uyguladılar. Japon demirci ustaları kılıca bu özelliğini verebilmek için demiri odun kömüründe ısıtarak düzleşmesi için dövdüler.  Akabinde katlayıp tekrar kaynatma işlemine tâbi tuttular. Demirci ustaları bahsettiğimiz işlemi kılıç çeliğin 4 000 000 katmanını içerene değin yaptılar. Daha sonra kılıcın ucunu ve kenarını kılıcın diğer kısımlarından daha fazla sert hale getirebilmek için eşsiz bir su verme işlemine giriştiler.



Geçmişte Kullanılan Bazı Kılıç - Kama - Pala ve Hançer Çeşitleri


Gladius - Roma

(Romalıların kullandığı, kısa [60-70 cm. uzunluğunda, 1-1,5 kg ağırlığında] ve iki ağızlı bir kılıçtır. Gladyatörler bu kılıcı kullandıklarından ötürü "Gladyatör" adını almışlardır. Yakın dövüş için çok ideal dizaynı vardır. Uzun kılıçlara göre kullanımı kolay, kısa bir manevra alanı gerektiren, hasma karşı delici ve kesici yaralar açabilen bir kılıçtır.)



Flemberge - Alman

(Cermen kökenli, iki elle kullanılan, uzun [1,80 m. civarı] bir kılıçtır.)




Katana - Japon

(Japon samuraylarıyla özdeşleşen, genellikle çift elle kullanılan, kesmeye ve saplamaya yarayabilen, yapılışında farklı tekniklerin uygulandığı, 60-73 cm. uzunluğundaki eğri bir kılıçtır. Birçok uzmana göre dünyada kullanılan en iyi kılıçtır.

Katanalar bir tek ustanın elinden çıkmazlardı. Kabzaları, kınları, kılıcın kendisi ve bileme işlemleri ayrı ayrı ustaların uzun zaman süren çalışmaların ürünü olarak şekillenmekteydi. Katanalar tek tarafı keskin biçimde yapılmakta [Bir dönem "Muramasa" adında, iki tarafı keskin katanalar yapılsa da, usta kullanıcılar için bile tehlikeli olduğundan kullanımı pek benimsenmemiştir.] ve kullanan için statü bildirmekteydi. Katana kullanıcısı, katanaya sahip olduğunda bunu onurlandırıcı telakki etmekteydi.)






     İnsanlar kılıca çok para ödemeyi göze alabiliyorlardı; çünkü kılıcın bire bir kavgada kullanılan silahlar arasında eşi yoktu. Kılıç hançerden daha uzundu ama manevra yapabilme kabiliyetine göre mızraktan daha kısaydı. Kılıcın kesme, darbeyi bertaraf etme ve saplama özelliği vardı.

     İlk kılıçlar uzun, ince tunç kesicilerdi. Düz, iki kenarlı, dar uçlu bir kesici ağız vardı ve bu kılıçlar saplamaya çok uygundu. Bu Erken Tunç Çağı kesicileriGirit'ten İrlanda'ya kadar her yerde bulunuyordu.

     Kılıç, Miken uygarlığındaki asil sınıf için önemli bir silahtı. Ancak Klasik Çağ'daki Yunanlılara göre kılıç "son şans" olarak görülen bir silahtı. Onlara göre kılıç, mızrak kırıldığında ve mızrağın hedefine ulaşmasının mümkün olmadığı zamanlarda kullanılırdı. Bununlar birlikte Romalılar kılıcı silah donanımlarının ana parçası haline getirmişlerdi. Lejyoner mızrağını düşmana atıyordu ama asker aynı zamanda sağ tarafında taşıdığı kısa bir kılıç olan, Romalıların "Gladius" adını verdikleri kılıca da güveniyordu.



Seyf (Sabre) - Arap

(Eski Arabistan'da kılıçlar düz ve iki ağızlı olsa da, Arap yarımadasında zamanla eğimli ve ağzı küt - çentikli kılıçlar da üretilmiştir.)




Kan Dao ve Jian - Çin

(Çin kılıçlarından "Dao"lar görünüş itibarıyla palaya benzerler. Sapından ucuna doğru genişleyen yapıları ve tek elle kullanılabilir olmaları kullanıcısı için özellikle kesiciliği açısından fazlaca yarar sağlamaktadır. Jian ise tek elle kullanılan, uzunluğu 45 ila 80 cm. arasında değişen, ucu saplama - kesme amacıyla kullanılan bir kılıç şeklidir. Bu nedenle ucu bir anda sivrilmeyip, hafif bir eğimle sonlanmaktadır. İki elle kullanılabilir büyüklükte olanlarının boyu 160 cm. ye ulaşabilmektedir. Ayrıca kabzalarına rakibi şaşırtmak ve bileğe bağlanıp kontrolü arttırabilmek için farklı renklerde püsküller de takılabilmektedir. Aşağıda önce "Dao"yu, sonra da Jian'ı görmektesiniz.)









Claymore - İskoç

(Claymore İskoç kökenli bir kılıçtır.. 33 cm’lik kabzası ve 2,5 kg’lık ağırlığı ile oldukça büyük bir kılıçtır. Ağır olması, iki tarafınında keskin olması kullanan kişinin de, rakibinin de zırh giymesini neredeyse mecbur kılar. Dikeydir. Keskin bir açıyla sonlanan ucu vardır. Balçağı uzun bir demirden oluşur. Bu yüzden baş aşağı tutulduğunda haçı andırır. Tek elle kullanımı oldukça zordur. Ama gerektiğinde tek elle kullanılacak biçimde hazırlanmış olanları da (bastard sword) bulunmaktadır. Ağır olması yüzünden bu kılıçla yapılan dövüşler diğerlerine nazaran uzun olabilmektedir.)



     Yunan ve Roma ordularının başarısı bütün Avrupa'da yakın mesafeden savaşmayı yaygınlaştırdı. Yakın mesafeden savaş arabacıların ve daha sonra Asya steplerindeki atlı okçuların hareket halindeyken ok atmalarından oldukça farklıydı. Zamanla Romalıların "Barbar" adını verdikleri Frank'lardan, Got'lar, Kelt'ler ve Töton şövalyelerine kadar tüm toplumlar kılıçla savaşmayı öncelik haline getirmeye başladı.

     Kılıç yayla savaşan Hun süvarileri için de önemli bir silah haline geldi. Hunlar savaşa başlarken ilk önce oku kullanırlardı. Düşman kuvvetleri zayıf ve demoralize bir hale gelmeye başlayınca kılıç okun yerine geçerdi. Hun'lardan sonra diğer Türk toplumları da kılıç kullanmayı benimsemeye başladı. Bu özellikleri Haçlılar ile savaşmaya başladıklarında kendilerine büyük avantaj sağladı. Ağır zırh giyinmiş Haçlı askerleri için oklar pek sorun olmasa da, kılıca karşı muharebe etmek büyük problem oluyordu.



Şemşir - İran

("Şem" kuyruk veya pençe, "Şir" ise aslan demektir. Dolayısıyla bu kılıcın ismi aslan kuyruğu ya da aslan pençesi anlamına gelir. Kabzadan ağıza eğri bir kılıçtır. Ağzının düz veya eğri olmasından ve bu eğriliğin derecesinden bağımsız olarak, orta veya uzun ağızlı ve bir balçağa sahip tüm kesici silahlar için "şemşir" sözcüğü kullanılmıştır. Eğri kabzalı bir kılıç at üstünde düz bir kılıçtan çok daha etkili olarak kullanılabilir; bu nedenle, zaman içerisinde eğri ağızlı kılıçlar birincil süvari silahı olarak düz namlulu ve iki ağızlı kılıçların yerine geçmiştir. Bu değişim, İran’da özellikle XIII. yüzyıldaki Moğol istilasının ardından belirginlik kazanmıştır.)





Schiavona - Venedik / Hırvat

(Rönesans döneminde Dalmaçya ve İtalya civarlarında popüler olmaya başlamış bir kılıç çeşididir. Sepet biçiminde şekillendirilmiş kabzasıyla ünlenmiştir. Standart bir Schiavona yaklaşık olarak 1 metre boyu ve 1 kg. ağırlığa sahiptir. Özellikle 17 yüzyıl Venedik ağır süvarileri bu kılıcı kullanmayı tercih etmiştir.)








Keris / Kris - Güneydoğu Asya

(Keris veya diğer adıyla Kris, Güneydoğu Asya kökenli bir kılıçtır. Endonezya, Maleyza, Singapur, Tayland, Brunei ve Filipinler gibi ülkelerde kullanımı yaygındır. Bilinilirliği milattan önce 3. yüzyıla değin götürülmektedir. Dalgalı yapısı ile estetik bir görünümü vardır. Estetik yapısının verdiği kullanım kolaylığı ve deliciliği Keris'in en mühim özelliklerindendir.)





     Piyade tüfek ve süngü kullanmasına rağmen 18. yüzyılın ortasında halen kılıç taşıyordu. Piyadeler tüfek ve kargıyı kullanmaya başladığı zaman Batı Avrupa süvarisi ata binilirken kullanılan kargının yerine piştovu kullanmaya başladı. Ama halen kılıç da kullanmaya devam ediyorlardı. 30 Yıl Savaşları'nın kahraman İsveç'li önderi Gustavus Adolphus, süvari birliklerinin piştovu minimum oranda kullanmalarını istemiş ve onun yerine düşmana kılıçla saldırmalarını desteklemiştir.



Rapier - İspanya

(16. Yüzyıl civarlarında İspanya'da kullanılmaya başlamıştır. O dönemde kılıç alanında yeni bir devri açtığı söylenebilir. Zira o döneme değin kullanımda olan ve kesici özellikleriyle ön plana çıkan büyük kılıçlar zırhların gelişmesiyle birlikte etkinliğini kaybetmeye başlamıştı. Ayrıca boyları ve ağırlıklarının kullanıcıları için bazı kullanım zorluklarını da beraberinde getirmesi Avrupa'da daha hafif, kullanımı kolay ve kesicilikten ziyade deliciği ve esnekliğiyle fark edecek bir kılıcın tezahürüne yol açtı. Yaklaşık 1 kg. ağırlığa ve 1 metre uzunluğa sahip bu kılıç 16. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa'da çabucak benimsendi. İnceliği, uçlarının sivriliği ve esneklikleri sayesinde ağır zırhlar üzerinde en ufak açıklardan bile içeri girip, hedeflerine zarar verebildikleri için diğer kılıçlar arasındaki müstesna yerini almıştır.)







Kukri - Nepal / Hindistan

(Köken olarak Nepal orijinli olsa da, Hindistan'ın milli simgelerinden biridir. Boyları 26 - 45 cm., ağırlıkları ise 450 - 900 gr. arasında değişmektedir. Bu yönleriyle kılıçtan ziyade "pala" kapsamına girerler. Ghurka efsanelerine göre kınından çıktığında kan akıtılması gerektiği ön görüldüğünden görüntüsü kadar anlamı da insanlar için korkutucu hale gelmiştir.)




Yatağan - Türk

(16. yüzyılda yaygınlaşan bir Türk kılıcıdır. Denizli'nin Yatağan köyünde yapıldığından ötürü, kılıcın da buranın ismiyle anıldığı düşünülmektedir. Bir rivayet ise, kuşağa sıkıştırılan yatağanın, yan durmasından ötürü bu ismi aldığıdır. Yatağanın en önemli özelliği sadece tek tarafının keskin olması ve aman diyen, teslim olan düşmana ve hayvanata yaşama şansı vermesidir.

Yatağan, pek çok doğu kılıcı gibi kavislidir, ancak (geleneksel kılıçların aksine) keskin ağzı içe gelecek biçimde, ters kavislidir. Çarpışma anında yüksek strese maruz kalan yatağanların ağızları çelikten, sırtları ise esneklik kazanması için demirden yapılırdı. Sapındaki kulaklar, bileği kavrayarak, içe doğru kavislenmesi nedeniyle savrulması zor olan yatağanın kullanımını kolaylaştırır. Bu kulaklar yüzünden, halk arasında "kulaklı" diye de bilinir. Genelde sapından sırtına doğru uzanan bir kemer, darbe anında kırılması muhtemel olan bu bölgeyi destekler. Yatağanların çoğu, sapında ve kabzasında işlemeler taşır. Kabzaya sedef kakma, inci ve değerli taşlarla süslemeler yapılır. Yanaklara ise ustanın adı, "Allah", "Muhammed", "Ali" gibi kakmalar yapılır, veya Kur'an'dan ayetler yazılırdı. Ancak kullanımının yaygınlaşmasıyla, siviller tarafından kullanılan oldukça basit yatağanlar da yapılmıştır.

Yatağan, görünüş itibariyle doğu esintileri taşısa da, kullanımı daha ziyade Romalıların "gladius"larına benzer. Zira, pala, şimşir gibi kılıçlar, darbe enerjisini bıçağa yayarak, kesme üzerine odaklanırken, düz kılıçlar daha çok enerjiyi kılıcın ucuna yakın odaklayarak, daha sert darbeler vurma eğilimindedir. Yatağanda ise, kılıcın ucu keskin kenar üzerine yatırılarak, uç kısımın açısı değiştirilmiş, kılıç daha çok baş-boyun bölgesine vurulması için geliştirilmiştir. Boyna inen sert bir darbe, bu bölgede zaten zayıf olan ortaçağ zırhlarından pek etkilenmeden hasmı öldürebilir. Avrupalılar bu kullanım tarzına istinaden, bir çift yatağana "kelle makası" demişlerdir.

Kısa bir kılıç olması dolayısıyla, hem sivil kullanımına uygun, hem de askerlerin yan silah olarak taşıyabileceği bir silahtı. Bir çok hançer ve kısa kılıca göre daha ölümcül olması da yatağana olan ilgiyi arttırdı. Yatağan, yeniçerilerin olduğu gibi, 18 ve 19. yüzyıllarda pek çok balkan ordusunun sembolüydü. Yeniçeriler, öncelikli kullandıkları tüfek ve kılıçların yanında, kuşaklarında birer yatağan da taşıyorlardı.

Siviller arasında da oldukça yaygın olan yatağan, Kullanımı hançerden daha zor olmasına ve ustalık gerektirmesine karşın, kulaklarının azameti ve şeklinin güzel olması dolayısıyla, oldukça popüler bir silahtı. Kavgalarda, açıkça üstün olan tarafın, zayıf olan tarafa yatağanın keskin ağzıyla değil de, sırtıyla müdahale etmesi bir görgü kuralıydı. [Wikipedia'nın "Yatağan" maddesinden gözden geçirilerek yapılmış bir alıntıdır.])






     Bugün kılıç yalnızca askeri birliklerde sembol olarak kullanılıyor. Bununla birlikte binlerce yıldır Roma öncesinden Amerikan İç Savaşı'na kadar kılıç savaştaki asıl silahtı. Kılıcı son kullananlar, kılıcı çok seven Japonlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon subayların kılıçlarıyla düşmana saldırdıklarına ve çok az bir kısmının tankların kenarına çıkabilip, hamle yaptığını gösteren belgeler mevcuttur.



10 Aralık 2010 Cuma

ADRİANOPLE [EDİRNE] SAVAŞI (M.S. 378)

     Milattan sonra 4. yüzyılda Asya'dan batıya doğru ilerlemelerini hızlandıran Hun'lar karşılaştıkları yabancı kavimleri de önlerine katıyorlardı. Bunların arasında bir Töton toplumu olan Got'lar da vardı. Güney Rusya steplerinde İskit'lerden, Tatar ve Kazak'lara kadar pek çok toplumun atlardan nasıl istifade edebildiklerini gördükleri için kendileri de atlı ve mobilize bir toplum haline gelmişlerdi. Artarak devam eden Hun baskısı sebebiyle bulundukları coğrafyadan batıya doğru göç ederek Tuna kıyıları civarlarına kadar indiler ve Roma topraklarına iltica etmeye çalıştılar. Roma tarihçisi Eunopius'a göre Got'ların sayısı 200,000'den az değildi.


Adrianople (Edirne) Savaşı Öncesinde Dönemin Coğrafî Yapısı



     Eski ihtişamından yoksun olan Romalılar ise vergi ödeyebilecekleri ve gerektiğinde orduya asker sağlayabilecekleri düşüncesiyle Got'ları silahlarını bırakmaları kaydıyla bazı metruk alanlarda iskan etmeyi planladılar. Bu nedenlerden ötürü İmparatorluğun doğu bölümünden sorumlu eş yöneticisi Valens (Roma İmparatorluğu'nun batı bölümünden ağabeyi Valentianus sorumluydu) sınır muhafazasıyla sorumlu generalleri Lupicinus ve Maksimus'a direktif vererek Got'ları Roma topraklarına almaya başladı. Böylelikle Vizigotlar (Batı Got'ları) ve Ostrogotlar (Doğu Got'ları) Roma topraklarında yerleşti. Bir kısım Ostrogot da Roma makamları ile anlaşmaya yanaşmadan gizlice ve rüşvet vererek Roma sınırlarına girdiler.



Got'lar Roma Topraklarına Doğru İlerlerken...





     Romalılar ile bir anlaşma yapıp Roma topraklarında yaşamaya başlayan Got halkı zamanla Roma askerlerinin ve memurlarının baskılarına maruz kaldı. Yerleşme bedeli hususundaki aç gözlülükten, Got kadın ve kızlarının zorla alıkonmaya çalışılmasına kadar giden Roma baskısı Got'ları Romalılara karşı kışkırtmaya başladı.


Got'ların Roma Topraklarına Yerleşimini Gösteren Temsili Bir Çizim





     Zaman zaman ortaya çıkan ufak çaplı sürtüşmelerin çözümü için yetkilerini ikinci derecedeki asker ve memurlarına devreden İmparator Valens sorunun daha fazla büyümemesi amacıyla meseleyi kendisi çözmek üzere bir ordu hazırlanmasını emretti. Valens Got'ların üzerine yürürken yanına 40 000 civarında piyade ile içlerinde ağır süvari, atlı okçu ve Arap izcilerin bulunduğu 20 000 kişilik tali birlikleri aldı. 

     Valens kendisinden gayet emin biçimde Got'ların üzerine yürümekteydi; fakat hesaba katmadığı şeyler de vardı. Zira artık ne Roma ordusu eski ihtişamındaydı ne de Got'lar ve onlar gibi barbar olarak addedilen kavimler eskisi gibi zırhsız, miğfersiz, zayıf kalkanlarla korunan, sadece mızrak kullanan toplumlardı. Şimdi demir kaplı kalkanlar, kısa delici kılıç (scramasax), uzun kesici kılıç (spatha) ve Roma zırhını kolayca delebilen savaş baltaları (francisca) kullanıyorlardı.Yüz yüze yapılan muharebelerde Roma piyadeleri eski barbar kavimleri yenebilmenin kolay olmadığını anlamışlardı. Ayrıca Roma ordusu geçmişteki türdeş halini de kaybetmişti. Orduya git gide daha fazla sayıda barbar ve köle girmişti. Askerler halen cesur olsa da, geçmişteki ahenk kaybolmaya başlamıştı.



Roma ve Got Ordularının Adrianople (Edirne)'ye Geliş Güzergâhları





     Roma ordusu Got kuvvetleri üzerine ilerlerken Roma keşif birliği Got savaşçıları hakkında yanlış bir istihbarat vererek düşman sayısını ekseriyeti piyade olmak üzere 10 000 kişi kadar tanımladı. Atlı bir kavim olan Got'ların süvari güçlerinin o sıralarda nerede bulundukları halen muammadır. Bir kısım tarihçi bu atlıların taktik gereği uzak bir bölgede saldırmak amacıyla bekletildiğini belirtirken, diğer bir kısım tarihçi de Got atlıların yağma için başka bir yerde bulunduklarını ifade etmektedir.

     Roma ordusunun üzerine geldiğini öğrenen Got lideri Fritigern, Valens'e Trakya civarlarını kendisine vermesi karşılığında barış yapabileceğini bildirse de Valens buna aldırmadı. Bir süre sonra Got'lar Roma ordusunun ilerleyişindeki ihtişamdan korkarak bu kez şartsız bir barış teklifinde bulundu fakat Valens bunu korku ve acizlik belirtisi olarak nitelendirdiğinden meseleyi kökünden çözebileceği düşüncesiyle Got kampına doğru yürüyüşüne devam etti.


Roma Ordusunun İlerleyişi ve Birliklerin Savaş Düzeni









     Got karargâhı laager denen arabalarla çevrili bir tepede kurulmuştu. Hazırlıklarını eksiksiz tamamlamak isteyen Got lideri Fritigern, Roma saldırısını geciktirmek maksadıyla müzakerelere girişti ve kamp çevresindeki bazı tarlaları ateşe verdi. Tam bu esnada müzakere için Got kampı yakınlarında bulunan Roma elçisinin korumalarından bir tanesi kampta tehditkâr bir hareketlenme olduğunu düşünerek Got kampına doğru okunu fırlattı. Got'lar da aynı biçimde mukabele ettiler ve Romalıları karargâhın civarından uzaklaştırdılar. Hızlı biçimde geri dönen Romalı askerler diğer piyadelerin de spontane biçimde hareket etmelerine neden oldu. Hasımlarına karşı bir düzen içinde ve sabırla savaşmalarıyla tanınan Roma ordusu için bu durum pek alışılmamış birşeydi. Roma sağ kanat süvarileri ileri atılıp Got karargâhı üzerine doğru saldırlar ancak oradaki mukavemeti yaramadılar.



Roma Ordusu Savaş Unsurları

Piyade...



Süvari...







     Bu esnada daha önce nerede oldukları kesin biçimde bilinmeyen çok sayıdaki Got süvarisi ormanlık alandan çıkıp Roma ordusunun sağ kanat süvarilerine ve piyadelerine ani biçimde saldırarak, onları bozdular. Got süvarilerinin savaş alanına girdiğini gören Got piyadeleri de barikatların arkasından çıkarak Roma askerlerine taarruz ettiler.


Got Ordusu Savaş Unsurları

Piyade...

(Got piyadeleri kılıç-kalkan-mızrak ve balta ile savaşılardı. Sadece Got komutanları ağır zırh giyerler, diğerleri çoğunlukla hafif zırh ve kalkanla kendilerini korurlardı. Got piyadeleri düşman üstüne taktiksel olarak alçak sesle başlayan sonra yükselerek gök gürültüsüne benzer biçimde yükselerek devam eden bir biçimde bağırarak taarruz ederlerdi. Bu taktik düşman askerlerinin morali üzerinde menfi biçimde etki yapardı.) 






Süvari...

(Got süvarileri üzengi kullanmaz, büyük mızraklar ve kılıç-kalkan taşırlardı. Taktiksel olarak kanatlardan saldırıp, sahte ricat yaparak aniden dönüp tekrar saldırırlardı.)








     Valens'in içinde yer alan kıtaları koruyan birliklerden iki tanesi Got ordusunun ana unsurunu oluşturan süvari biriminin yolunu kesmek için öne çıktıysa da, Got atlarının altında ezildiler. Akabinde Got ordusu Roma ordusu sol kanadındaki piyadelere saldırıp onları kuşatarak merkeze doğru sürdü. Got süvarisi öylesine etkili olmuştu ki, Roma askeri unsurları çaresizlik ve şaşkınlık içinde birbirlerine doğru itildiler. Kısa bir süre sonra Roma sol cenahı - merkezi ve yedekleri ayırt edilemez hale geldi. Roma askerleri silahlarını kullanabilecek manevra alanından yoksun biçimde kaldılar. Piyadelerin aciz halini gören Roma süvarisi ise savaşı kaybedebileceğini anlayıp, yavaş yavaş savaş meydanından uzaklaşmaya başladılar.


Adrianople (Edirne) Savaşının Gelişim Sürecini Gösteren İki Çizim









     Roma askerlerinin bu durumu daha önce Cannae'de yaşanılana benzer bir durumdu. Aynen Cannae'de olduğu gibi, kuşatılıp hareket alanı bırakılmayan Roma piyadesinin hiçbir kurtulma olasılığı kalmıyordu. Got savaşçılarının mızrak ve kılıç darbeleri sonucunda pek çok Romalı asker hayatını kaybederken, az sayıdaki Romalı kaçıp canını kurtarabildi. İmparator Valens de dahil olmak üzere, çoğu Roma subayı ve toplamda 40 000 civarındaki Roma askeri Adrianople'de hayatını kaybetti. Efsaneye göre Got süvarisinden kaçan İmparator Valens yakınlardaki bir çiftlik evine sığınmış, sonrasında Got'ların içinde Valens'in olduğunu bilmedikleri bir halde bu çiftlik evini yakması sonucu yanarak ölmüştür.

     Adrianople Savaşı'nın sonunda Roma İmparatorluğu'nun çöküşü önlenemez biçimde başlamıştır. Got'lar Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde kendi yöneticileri tarafından yönetildikleri bağımsız bir düzen kurmuşlardır.


Adrianople (Edirne) Savaşı'ndan Sonra Oluşan Yeni Siyasal ve Coğrafi Durum

(Savaştan sonra Got'lar Roma'ya kadar akınlar yaparak şehri yağmalamış, Galya ve İspanya'nın yönetimini ele geçirmişlerdir.)





Adrianople (Edirne) Savaş Alanı: Günümüzdeki Görünüm





STRATEJİ - TAKTİK:

     Adrianople Savaşı ağır süvarinin kazandığı ilk büyük zafer olarak görülmektedir. O döneme değin eşsiz görülen Roma piyadesini bozguna uğratan Got süvarileri atlı birimlerin düzenli yaya orduları ezebileceğini kanıtlamıştır. Barbar olarak nitelendirilen toplumların atları kullanarak seri ve etkili biçimde hücum etmeleri özellikle savunmayı - korunmayı öncelikli biçimde düstur edinen yapıları zor durumda bırakmıştır. Ayrıca barbar - yarı barbar kavimlerin atları etkin biçimde kullanıp düzenli piyade birliklerini zor duruma sokması süvari sınıfının kuvvetlendirilmesini ve piyade birliklerinin süvarilerle daha çok destek vermesi gerektiğini tüm devletlere göstermiştir.

     Adiranople Savaşı'nda Roma ordusu bunun eksikliğini acı biçimde hissetti. Zırhlı Got süvarilerinin ani saldırıları ve sayıca üstünlükleri karşısında Roma piyade ve süvarisi neredeyse hiçbir şey yapamadı. Roma ordusunun unsurları içerisinde süvari birimleri nicelik ve nitelik bakımdan daha gelişmiş düzeyde olsaydı hiç şüphesiz ki, bu büyük bozgun yaşanmayabilecekti.



YARARLANILAN KAYNAKLAR:

* Christon I. Archer - John R. Ferris vd., Dünya Savaş Tarihi, (Çev.) Cem Demirkan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2006, (s. 105 - 111).

* C.W.C Oman‚ Ok Balta ve Mancınık: Ortaçağ´da Savaş Sanatı 378-1515‚ (Çev.) İsmail Yavuz Alogan, Kitap Yayınevi‚ İstanbul‚ 2002‚ (s. 14 - 23).

* Peter Wilcox - G.A. Embleton, Rome's Enemies 1: Germanics And Dacians, Osprey Publishing, 1994.

* Philip Matyszak, "Adrianople", Bütün Zamanların Yetmiş Büyük Savaşı, (Ed.) Jeremy Black, (Çev.) Nurettin Elhüseyni, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2006, (s. 44 - 45).

* Richard Bodley Scott, Legions Triumphant, Osprey Publishing, 2008.

* Simon Macdowall, Adriaople AD 378: The Goth's Crush Rome's Legion's, Osprey Publishing, 2001.

* Simon Macdowall - Angus McBride, Germanic Warrior AD 236 - 568, Osprey Publishing, 1996. 

* Simon Macdowall, Late Roman Cavalryman AD 236 - 565, Osprey Publishing, 1995.

* William Weir, Dünyayı Değiştiren 50 Savaş, (Çev.) Emine Demirtaş - Mehmet Usta), Etkileşim Yayınları, 2009, (s. 89 - 93).


17 Kasım 2010 Çarşamba

11 Kasım 2010 Perşembe

CANNAE SAVAŞI (M.Ö. 216)

     Milattan önce 272'de Güney İtalya'daki bir Yunan kent devleti olan Tarantium'u kontrolü altına alan Roma Cumhuriyeti'nin Akdeniz'in ticari ve siyasi denetimi için Kartaca devleti ile çatışma içerisine girmesi kaçınılmaz hale gelmişti.

     Kartaca bugünkü Tunus ve civarında kurulmuş bir devletti. Özellikle Batı Akdeniz'de kurduğu koloniler vasıtasıyla zenginleşmiş ve kuvvetlenmişti. Kartaca'nın ticari ve siyasi yükselişi Roma'yı rahatsız ettiğinden Romalılar gerek Kartaca'nın bu yükselişini durdurmak, gerekse İtalya'ya yönelik olası bir Kartaca müdehalesinin önü geçebilmek maksadıyla askeri müdehaleye yönelik bir tutum benimsediler. Roma Cumhuriyeti ile Kartacalılar arasında Akdeniz üzerinde oluşan bu hegemonya mücadelesi için yapılan savaşların genel adına "Pön Savaşları" adı verilmiştir. Bu savaşlar bir dizi muharebeler şeklinde cereyan etmiş, dönemsel olarak 3 ana döneme ayrılmıştır. Milattan önce 264-141 yılları arasında gerçekleşen Pön Savaşları içerisinde Cannae Savaşı II. Pön Savaşları kapsamındaki en önemli muharebedir. Zira o dönemde yenilmez addedilen Roma ordusu çok ağır biçimde yenilgiye uğramıştır.


Cannae Savaşı Öncesinde Akdeniz Coğrafyası (M.Ö. 241 - 218)


     I. Pön Savaşı'nda (M.Ö. 264-241) Kartaca'dan Sardunya ve Sicilya'yı almayı başaran Romalılar denizdeki üstünlüklerini de birleştirerek istedikleri anda Kartaca'ya tekrar saldırabilme imkanı yakalamıştı. Roma karşısında savunmasız düşen Kartacalılar ise Kuzey Afrika ve İspanya topraklarına yayılıp konumlarını yeniden kuvvetlendirmeyi düşünüyorlardı. Romalılar da Kartaca'nın bu hamlesini bahane ederek onlara nihai darbeyi indirmeyi kararlaştırdı. Tüm bu gelişmelerin neticesinde II. Pön Savaşı başladı.

     Roma'nın Kartaca üzerine şekillendirdiği saldırı planlarını sezen Kartaca lideri Hannibal savaşı Kartaca dışında yapmak için İspanya üzerinden kara yoluyla Roma topraklarını kalbi olan İtalya'ya doğru ilerlemeyi düşündü. Hannibal'ın deniz üzerinden kısa bir güzergâh kullanmayı tercih etmeyerek, İtalya'ya yapacağı sefer için İspanya üzerinden yaklaşık 800 kilometrelik sarp ve tehlikelerle dolu Alp Dağları'nı geçmeyi göze alması tarihçilerin çoğu tarafından Kartacalıların denizdeki Roma üstünlüğünden çekinmelerine yorulur. Ancak yine bir başka grup tarihçi, Hannibal'ın uzun kara yolunu kullanmasında denizdeki Roma etkinliğinden ziyade bu güzergâh üzerinde bulunan Roma düşmanı toplumları (İspanyollar, Keltler, Galyalılar vs.) kendi safında toplama isteğinin yattığını belirtmektedirler. Gerçekten de Hannibal İtalya üzerine doğru ilerlerken geçtiği yollarda önemli miktardaki yabancı askeri ordusuna katmayı başarmıştır. Bunların içinde sadece Galyalılardan Kartaca ordusu saflarına katılan asker sayısı 25 000 civarındadır.

     Hannibal ordusuna değişik yerlerden topladığı askerler ve savaş filleriyle Romalıların hiç beklemediği yolları tercih ederek Kuzey İtalya'ya kadar varmıştır. Kış ortasında fillerle birlikte Alp Dağları'nı aşmak, bahar aylarında suları yükselen Rhöne Nehri'ni geçmek, Etruria'ya ulaşabilmek için zorlu bataklıklara girmek Hannibal'ın kullandığı yöntemler arasındaydı. Böyle bir yönteme başvurmakla Hannibal çok sayıda asker ve at / fil kaybetmiş fakat düşmanlarının seçtikleri belirli mevzilerde onlarla savaşmaktan kaçınmış olduğundan onlara avantaj sağlamanın önüne geçmiştir.


Kartacalı Hannibal'ın İtalya'ya İntikali Esnasında Alp Dağları Üzerinde Kullandığı Muhtemel Güzergâh ve Alp Dağları Üzerindeki Geçiş Yolları







     Düşmanın beklemediği anlarda beklemediği kararlar veren Hannibal, güzergâhı üzerinde önüne çıkan Roma ordularını gafil avlayabilmekteydi. İkinci Pön Savaşı kapsamındaki diğer iki muhabere olan Trebia ve Trasimen'de Kartaca ordusuna boyun eğen Romalılar halkının ve müttefiklerinin güvenini daha fazla azaltmamak için Kartaca tehdidini tamamen bertaraf etme kararı vermişti. Bu amaçla Fabius Maksimus Roma senatosu tarafından diktatör olarak seçilmişti.

     Fabius Maksimus'un Kartaca ordularına karşı izlediği strateji o döneme değin pek görülmemiş, uygulanması pek düşünülmemiş mahiyetteydi. Daha sonraları literatüre "Fabian Strateji" olarak geçen bu anlayışa göre; düşmanla direkt biçimde muhabere etmekten kaçınılıyor, düşmanın ve düşmana müttefik olan / olabilecek hasımların moral motivasyonunun azaltılması planlanıyordu. Hannibal istim üzerinde oldukça kendisine destek sağladığı için Fabian stratejinin hayata geçirilmesi mantıklı görünüyordu. Dolayısıyla istim üzerinde bulunan Kartacalıların yıpratılması Fabius Maksimus'un öncelikli amacıydı. Bundan ötürü Romalılar Kartaca ordularına küçük çaplı vur-kaçlarla zarar vermeye başladı ve Kartaca birliklerinin çevresinden ayrılmayarak ana birliklerin arkasında kalan veyahut ana birliklere lojistik destek sağlamakla görevli askerlerin üzerine saldırıyordu. Yeterli lojistik destek alamayan Kartacalıların sağlıklı biçimde üs kurmaları engellenirken, meydan savaşı biçimindeki vuruşmalarda Kartacalılara yenilen Roma askerlerinin ufak çaplı saldırılarda kazandıkları başarılar özgüvenlerini de arttırıyordu.

     Ancak bu strateji uzun vadede sonuç verecek mahiyetteydi. Hannibal komutasındaki Kartaca ordusu halen geçtiği alanlardaki yerleşim birimlerine zarar verebiliyordu ve dolayısıyla halkın buna tahammülü kalmamıştı. Altı aylık atanma sürecinin akabinde Fabius Maksimus'un nihai zafere ulaşamaması ve kendisine muhalif bazı kişilerin manipülasyonları nedeniyle Maksimus görevden alınmış, yerine "kifayetsiz muhteris" bir karakterdeki Caius Varro ile Lucius Paullus göreve getirilmişlerdir. Aynı dönemde Kartacalıların Roma köylülerinin ürettikleri ürünlere bile el koymaya başlaması Roma senatosunun o döneme değin görülmüş en kalabalık Roma ordusunu toplayarak Kartaca üzerine yürüme kararı almasını beraberinde getirmiştir. İlk planda 8 lejyonun savaş tertibi alması emredilmiştir. Daha sonra bu rakam destekleyici yedekler ve süvarilerle 16 lejyona kadar ulaşmıştır ki, 300 yıl sonra Roma İmparatorluğu Britanya'dan Mezopotamya'ya kadar uzanan nüfuz alanı içerisinde bile 25 lejyonluk bir askeri güce sahipti.

     Roma kuvvetlerinin başına geçen iki konsülden Caius Varro taarruz güdüsü ile muhakeme gücü arasında denge bulunmayan bir insanken, Lucius Paullus itidalle hareket eden ve şartların olgunlaşmasını kollayan bir karakterdeydi. Normal şartlarda her Roma konsülü kendi ordusuna komuta ederdi fakat Cannae Savaşı öncesinde toplanan Roma ordusunun büyüklüğü her iki konsülün orduya sırayla komuta etmesini gerektirmişti. Roma ordusu Cannae'ye doğru ilerlerken  yol üzerinde bir Kartaca birliğinin saldırısını başarı ile püskürten Varro'ya karşı güven duygusunun artması Cannae Savaşı sırasında orduyu ilk olarak onun komuta etmesini sağlamıştı.

     Milattan önce 216 yılının 2 Ağustos sabahında Roma ve Kartaca orduları Cannae'de savaş düzeni aldılar. Kartaca ordusu birçok farklı toplumdan oluşsa da, Hannibal İtalya'ya yürüyüşünün başlangıcından Cannae Savaşı'na kadar geçen süreçte ordusunda belirli bir disiplini sağlamıştı. Kartaca ordusunda Kelt, Galya'lı ve İspanyol piyadeler merkezde, onlara göre daha yetenekli ve ağır zırhlı olan Libya'lı piyadeler ise sağlı sollu iki blok halinde cehpe gerisinde saf tutmuştu. Süvariler arasında İspanyol ve Galya'lı ağır süvariler ile Numidya'lı hafif süvariler bulunuyordu.


Kartaca Ordusunun Savaş Unsurları...

Libya'lı Ağır Piyadeler

(Hannibal'ın en çok güvendiği piyade birimidir. Zırhlı olup falanks düzenine benzer bir düzende, disiplin içerisinde savaşırlardı.)




İspanyol Piyadeler

("Falcata" adındaki 60 - 70 cm. uzunluğunda, uca doğru eğimli, eğimin kılıcın alt kısmında iç bükey üst kısmında dış bükey olduğu, kabzası kancaya benzeyen bir kılıç taşırlardı. Yakın mesafede harp etmeyi severlerdi. Kılıçları o dönemde Avrupa'da kullanılan en iyi çelik kullanılarak yapılıyordu.)




Kelt ve Galya'lı Savaşçılar

( Kelt'ler barbar nitelikli insanlardı. Kendi hayatları dahil, insan hayatına önem vermezler, düşmana karşı vahşi gözükmek için boynuzlu başlıklar giyer, uzun kalkanlar taşırlardı. Bununla birlikte vücut zırhı kullanmaz ve hatta üzerlerine giysi giymezlerdi. Silahları uzun demirden kılıçlar ve demirden yapılmış sivri uçlu ağır bir ciritti. Alttaki ilk iki illustrasyonda Kelt savaşçılar diğerinde ise Galya'lı savaşçılar görülmekte...)







Balearya'lılar


(Kökenleri Menorca‚ Mallorca‚ Cabrera‚ İbiza ve Formenteragelen gibi adalar olup, sapanla savaşmaktaydılar. Bu sapanların kısa-orta ve uzun menzile uygun cisim atmaya yarayan boyutları vardı. Balearya'lılar sapanlarını boyunlarında taşırlardı.)




Numidia'lı Süvariler

(Numidia bugünkü Cezayir civarını içine alan bir bölgedir. Bu bölgede yetişen atlı süvariler kendilerine has bir biçimde savaşırlardı ve işlerinde çok mahirdiler. Dizgin kullanmadıkları ve atları dizleriyle yönlendirdikleri için iki elle de savaşabiliyorlardı. Ana silahları kısa ciritlerdi. Leopar desenli eyer battaniyesi üzerine oturarak uzun cüppeler giyerler, bu da düşmanları üzerinde psikolojik etki yapardı. Savaş alanında çok çevik biçimde hareket etmekteydiler. İllustrasyonda bir Roma süvarisiyle savaşan Numidia'lı süvari görülmekte...)




İspanyol ve Galya'lı Ağır Süvariler

(İspanyol süvariler zırh giyerler, mızrak ve falcata taşırlardı. Galya'lı süvariler de zırh giyip, mızrak ve kılıç taşırlardı. Miğferlerinin tepelerin çeşitli vahşi hayvan figürleri bulunurdu. İllustrasyonda önce bir Roma süvarisine taarruz eden iki İspanyol ağır süvari görünüyor. Altta ise Galya'lı ağır süvari görünmekte...)







     Roma ordusu Antik çağdaki en güçlü ve donanımlı orduydu. Askerlerinin ekseriyeti zincir zırh giyer, hafif oval kalkanlar kullanırlardı. Başlıca silahları ağır fırlatma mızrağı olan pilum ve iyi kullanıldığında çok etkili bir kılıç olan gladiustu. Pilumun yaklaşık 1,5 metre uzunluğunda tahtadan bir dingili, 1 metre uzunluğunda ve 2 cm. kalınlığında demir çubuğu vardı. Demir çubuğun ucuna küçük bir mızrak ucu takılıyor, her lejyon askeri pilumu 10 ila 20 adım arasıdaki bir mesafede atıyorlardı. Kısa ve keskin kılıçlar olan gladiusları neredeyse omuz omuza denecek yakın bir düzen içerisinde savaşarak kullanırlar, düşmanın genellikle koltuk altı bölgesine saplarlardı. Düşmanları daha uzun kılıçlar kullandıkları için daha geniş bir manevra alanına gereksinim duyarken Romalılar gladiusları sayesinde aynı ebattaki bir alanda daha fazla asker kullanabiliyorlardı.

     Roma lejyonları her biri 4200 piyade ve 300 süvariden mürekkep birimlerdi. Bu birimler içerisinde zırh giymeyen ve cirit kullanan 1200 velite (hafif piyade) ; kılıç-zırh ve iki ciritle donanmış 1200'er principe ve hastati (ağır piyadeler) ; 2,5 metre uzunluğundaki mızrakları kullanan ağır zırhlı 600 triarii (en tecrübeli askerlerden oluşan birim) bulunurdu. Askerler yanaşık düzende savaştıklarından güçleri bireysel yeteneklerinden ziyade beraber, eşgüdüm içerisinde hareket etmelerinden ileri gelirdi. Savaş başladığında veliteler ellerindeki ciritleri düşmanın üzerine atarak onları taciz ederler, akabinde süratle geri çekilerek yerlerini hastati ve principelere bırakırlardı. 

     Lejyonlar 100'er metre arayla, üç saf halinde tertip alırlardı. Her hat her birinde 20 asker bulunan ve 6 saf askerden oluşmuş küçük bir falanks olan 120 askerlik "maniple"lere bölünmüştü. Her lejyon askeri ortalama 5 metre kare ebatındaki bir alanda savaşıyordu. Lejyon askerleri topyekun saldırmaz üçte ikisi sıcak bölgenin dışında sırasını beklerdi. Askerler yorulduklarında savaştıkları maniplelerden çekilir ya da tüm ilk hat çekilebilirdi. Üçüncü hattaki triariiler çekilen askerler için güvenli bir alan oluştururdu. Triariiler en tecrübeli ve en kıdemli askerlerdi ve çoğu zaman savaşa dahil bile olmazlardı. Fakat sıkı bir falanks disiplini içerisinde savaştıkları ve dönemleri için en modern teçhizatları kullandıkları için düşman açısından göz korkutucu bir nitelikleri vardı.


Roma Ordusunun Savaş Düzeni

Piyadelerin Savaş Düzeni: "Maniple"



Süvari (Equites) Birimlerinin  Savaş Düzeni




     Her Roma lejyonunda 7 üst rütbeli subay ile 60 centurion (iyi ve tecrübeli askerler arasından seçilmiş düşük rütbeli subaylar) bulunmaktaydı. Bunun dışında Roma'nın diğer piyade birimi olan okçularını ise umumiyetle Sicilyalı okçular oluşturmaktaydı. Equites diye adlandırılan Roma süvarisi ise oldukça prestijli bir birim olmasına karşın belki de ordunun en yumuşak bölgesiydi. Lejyonların 4200 piyadeye karşılık 300 süvari ile desteklenmesi / donatılması bir anlamda bunun göstergesidir. Piyadeye ve niceliğe önem veren Roma ordusunda müttefik devletlerden de süvari sınıfı asker desteği sağlanabiliyordu.



Roma Ordusunun Savaş Unsurları...

Sol başta "Tribunus" (Roma Cumhuriyeti'nde seçilmiş asker ya da sivil idarecilere verilen bir ünvan); Ortada bir roma "Signifer"i (Roma ordusunda askeri birliklerin amblemlerini / işaretlerini taşıyan kişiler); Sağ başta ise bir Roma konsülü görülmekte.


Sol baştaki illustrasyon "triarii", ortadaki illustrasyon "hastati" ve "principe", sağ baştaki illustrasyon ise "velite"leri tasvir etmektedir.





Roma Süvarileri (Equites) savaşta düşman piyadesini bozma, düşman orduları üzerine manevra yaparak onları kuşatma ve rakip süvarilerin üzerine taarruz etme gibi görevleri vardı. Başlarında "Decurion" denen komutanlar bulunurdu. "Decurion"lar bir birliğin veya 30 süvariden oluşan "turma"lara komuta ederdi.




     Görüldüğü gibi iki ordu da gayet donanımlı ve savaşa hazır bir durumdaydı ve savaş dönemin teamüllerine uygun biçimde iki ordunun da piyadelerini merkeze, süvarilerini kanatlarına yerleştirmesiyle başladı. Bununla birlikte, Kartaca kumandanı Hannibal alışılmışın dışındaki bir anlayışla disiplini zayıf, hafif zırhlı İspanyol ve Kelt piyadeleri merkezin önüne çıkarmış, ordusunun en elit birimi sayılabilecek ağır zırh kuşanmış Libya'lı piyadeleri iki ayrı birime ayırarak cephe hattının sağ ve sol arka tarafına konuşlandırmıştır.

     Roma piyadesinin hücumu sonrasında dayanamayacağı aşikâr olan İspanyol ve Kelt piyadelerin neden merkezin ön saflarına alındığı daha sonra anlaşılacaktır. Hannibal sol kanatta Hasdrubal komutasındaki İspanyol ve Galya'lı ağır süvarileri, sağ tarafa ise Maharbal komutasındaki hafif Numidya'yalı süvarileri yerleştirirken merkezin komutasını kardeşi Mago ile beraber üstlenmişti. Romalılar ise piyadeleri merkeze çekerek, sağ tarafa Paullus komutasındaki süvarileri yerleştirmiş, sol kanattaki süvarileri de Varro kendi komutasına almıştır.


Cannae Savaşı'nda Tarafların Aldıkları Savaş Pozisyonları

("Mavi Renk" Kartaca Ordusunu, "Kırmızı Renk" İse Roma Ordusunu Tanımlamaktadır.)




     Nihayetinde savaş Hannibal'ın sol kanattaki İspanyol ve Galya'lı ağır süvarilerini Roma sağ kanadını kullanan Paullus komutasındaki süvarilerin üzerine göndermesiyle başladı. İspanyol ve Kelt piyadelerini de öne çıkaran Hannibal güçlü ve organize Roma piyadesinin buraya yüklenmesiyle bu hattın çökeceğini tahmin ediyordu. Nitekim Hannibal'ın önceden düşündüğü ve olmasını arzu ettiği durum gerçekleşti. Komutasına aldığı Kelt ve ve İspanyol piyadeler her ne kadar disiplinsizlikleriyle meşhur olsa da, savaş öncesinde zamanında geri çekilme hususunda disipline edilen bu askerler Roma tazyiki kaşısında geri çekilmeye başladılar. Böylelikle hem büyük kayıp verilmemiş hem de Roma piyadesinin onları takip etmesi sağlanmıştı. Kartaca merkezinde geri çekilen Kelt ve İspanyol piyadeleri takip eden Romalılar farkında olmadan tuzağa düşmüş, sanki bir torbanın ağzından içeri girmişti. Romalı askerlerin tuzağa düştüğünü gören Hannibal zaman geçirmeden arka saflarda ihtiyata aldığı Libya'lı ağır piyadelerine manevra yaptırarak iki kanattan da Roma piyadelerin üstüne sürdü ve Romalıları kuşatmaya başladı. Aynı sıralarda Kartaca ordusunun İspanyol ve Galya'lı ağır süvarileri Paullus komutasındaki sağ kanat Roma süvarilerini de bozup kovalamaya başlayınca Roma açısından durum iyice vahimleşen bir hale geldi.


Kartaca Piyadesinin Geri Çekilmesini, Onları Kovalayan Roma Piyadesinin Tuzağa Düşmelerini ve Kartacalıların Kanatlardan Başlattıkları Taarruz Sonrasında Roma Kanatlarının Bozulmasını Gösteren Bir Çizim...




     Paullus'un ölmesiyle iyice dağılmaya başlayan Roma sağ kanat süvarilerini kovalayan Kartaca sol kanadı (İspanyol ve Kelt ağır süvarileri) bir süre sonra takip işini bırakarak daha önce Numidya'lı hafif süvarilerin hücum edip oyaladıkları Varro komutasındaki Roma sağ kanadına taarruz etti. Kartaca'nın iki süvari biriminin saldırısı karşısında çok fazla dayanamayan Roma sağ kanat süvarileri de kaçmaya başladı. Bunların takibatını Numidya'lı hafif süvariler yaparken Kartaca ağır süvarileri çark edip daha önce Kartaca piyadesinin tuzağına düşmüş olan Roma merkez piyadelerinin arkasına çıktı. İki taraftan Libya'lı ağır piyadelerin kıskacına takılan Roma piyadeleri üçüncü bir kıskaç ile Kartaca ağır süvarisini arkasında bulunca hiçbir şansları kalmadı ve olay kıyıma döndü.


Kartaca Ordusunun Roma Ordusunu Kuşatması ve İmha Etmesi...





     O zamana değin görülen en fazla sayıdaki lejyonu savaş alanında toplayan Roma ordusu içerisinde doğal olarak ilk kez savaşan acemi askerler de bulunuyordu. Eğitimleri icabı hiçbir biçimde geri çekilmemeye odaklandırılmış Roma piyadeleri takatleri bitinceye değin savaşarak ölmüşlerdi. Öğleden sonraya gelindiğinde 60 000 civarındaki Roma askeri hayatını kaybetmişti. Kartaca'nın kaybı ise 8000 kadardı.


Cannae Savaşı'nda Kartacalıların Kullandıkları Savaş Filleri Romalıları Psikolojik Olarak Da Etkilemiştir. Öyle Ki,  Romalılar Kendi Yönetimlerindeki Tüm Halklara Savaş Fili Yetiştirmelerini Yasaklamıştır.





     İhtişamlı Roma ordusunu çok ağır bir yenilgiye uğratan Hannibal'ın planları yenilecek Roma ordusunun müttefikleri tarafından terkedileceği üzerineydi. Fakat bu düşünce tam manasıyla gerçekleşmedi. Bir süre daha İtalya'da kalan Hannibal birkaç küçük Roma ordusunu daha etkisiz hale getirse de, Roma'yı uzlaşıya zorlayamadı. Ayrıca ordusu bitkin düştüğü, Roma şehirlerinin surlarına karşı elinde nitelikli ve yeterli sayıda kuşatma aracı olmadığı için Roma Cumhuriyeti'nin kalbine hücum etmeyi uygun görmedi. Yaklaşık 14 yıl İtalya'da tehdit unsuru olarak bulunmasına rağmen Roma'yı dize getiremeyen Hannibal bu sürecin ardından Afrika'ya dönmek zorunda kaldı. Roma ise Fabius Maksimus'un örgütleyici yeteneği sayesinde direnmiş, kendisinden kopmayan müttefiklerinden gelen yardımlarla toparlanmıştır.


     Aslında Cannae Savaşı herşeye karşın Roma'nın gücünü tekrar gözler önüne sermekteydi. İkinci Pön Savaşı'ndaki 3 önemli muharebeyi kaybetmesinden sonra bile Roma'nın ayakta kalması diğer hasımları için belirleyici bir kriterdi. Fakat Kartaca için aynı şeyden bahsetmek pek mümkün olamaz. Roma'yı İkinci Pön Savaşı kapsamındaki tüm önemli muharebelerde perişan eden Kartaca devleti hassas bir yapıya sahipti. Zira Roma ne kadar kayıp verirse versin en kötü zamanında bile eğitimli 200 000 vatandaş askeri silah altına alabiliyordu. Kartaca ordusu ise en iyi dönemlerinde bile 75 000 paralı asker ile bir o kadar yarı sadık kabile askeri ve eğitimi düşük vatandaş asker toplayabiliyordu. Buna ek olarak, ordudaki heterojen yapı istikrarsızlığı da beraberinde getiriyordu. Yani savaş sadece aynı sayıdaki eğitimli asker arasında cereyan etse Kartaca'nın Roma'yı her zaman yenebilme şansı vardı fakat işin içine diğer birimler girdiğinde Kartaca ordusunun Roma üzerinde sürekli bir tahakkümü mümkün olamazdı. Nitekim M.Ö. 202'de Kartaca ordusu kendi toprakları içerisinde hemen hemen aynı sayıdaki Roma askerine yenik düşmüş ve bir daha belini doğrultamamıştı.


Cannae Savaşı'nın Gerçekleştiği Coğrafya: Günümüzdeki Görünüm









STRATEJİ - TAKTİK:

     Cannae Savaşı Hannibal'ın taktiksel dehasıyla kazanılmıştır. Savaş öncesinde seçilen güzergâh, güzergâh üzerinde Roma'ya hasım toplumların ittifakının sağlanması, Romalıların hiç beklemedikleri yerlerde ve zamanlarda karşılarına çıkılması hep bu zekanın ürünüdür. Savaş esnasında da gerek savaş tertibi, gerekse ordunun etkin biçimde kumanda edilişi üst düzey bir askeri deha örneğidir.  

     Roma ordusu ise tam tersi seçimler yapmıştır. Fabius Maksimus'un dolaylı stratejiye dayanan etkili yöntemlerinde ısrar edilmeyerek istim üzerindeki Kartaca ordusuyla onların istedikleri şartlarda muharebe edilmesi büyük bir hataydı. Muharebelerde sayı üstünlüğünün birincil derecede önemli olduğuna inanan ve stratejik öngörüden uzak hareket eden Varro gibi komutanlar büyük ve etkili orduların ne kadar zor durumlara düşebileceğini Cannae'de göstermiştir. Aynı Roma ordusunun 15 yıl kadar sonra Zama'da büyük komutan Scipio sayesinde kendisinden daha büyük Kartaca ordularını Afrika'da yenmesi bunun en güzel tezahürüdür.



YARARLANILAN KAYNAKLAR:

* Christon I. Archer - John R. Ferris vd., Dünya Savaş Tarihi, (Çev.) Cem Demirkan, Tümzamanlar Yayıncılık, 2006, (s. 80 - 86).

* Liddel Hart, Strateji: Dolaylı Tutum, (Çev.) Cemal Enginsoy, ASAM Yayınları, 2002, (s. 17 - 22).
* Mark Healy, Cannae 216 BC: Hannibal Smashes Rome's Army, Osprey Publishing, 1994.

* Nic Fields - Duncan Anderson, The Roman Army Of The Punic Wars 264 - 146 BC, Osprey Publishing, 2007.

* Nigel Bagnall, The Punic Wars 264 -146 BC, Osprey Publishing, 2002.

* Peter Wilcox - Angus McBride, Rome's Enemies II: Gallic And British Celts, Osprey Publishing, 1985.

* Philip Matyszak, "Cannae", Bütün Zamanların Yetmiş Büyük Savaşı, (Ed.) Jeremy Black, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2006, (s. 32 - 35).

* Terence Wise -  Richard Hook, Armies Of The Carthaginian 265 - 146 BC, Osprey Publishing, 1982.

* William Weir, Dünyayı Değiştiren 50 Savaş, (Çev.) Emine Demirtaş - Mehmet Usta), Etkileşim Yayınları, 2009, (s. 182 - 193).